04 Haziran 2016 Cumartesi, 16:59
Gökmen Yeşil
Gökmen Yeşil avgokmenyesil@umutgazetesi.org Tüm Yazılar

Yüksek Yargının Reis-i Cebbâr İle Münasebeti

Biz ölümlülerin bir kez olsa dahi çok çok ünlülerle, mesela bir Messi, bir Ronaldo, bir İniesta ile temas etme şansımız yüzde kaçtır acaba? Bence çok az değil ama ya çok daha ünlülerle, misal Yüksek Yargı Başkanları?
Şükür, burjuvanın siyaset kıvraklığı, biz fikir yoksullarının zihnini zinde tutma konusunda yeterli malzeme sunuyor.
Yüksek Yargı Başkanlarının Reis-i Cebbâr Tayyip Erdoğan ile gezilere gitmesi herkese malzeme oldu: abartmadan aktarıyorum ‘oh çaylayın da patlayın’ ciddiyetiyle durumu onaylayan, ‘ne var bunda, Anayasa’ya göre de Devletin başı olan kişi yargının da başıdır, Yargı Başkanlarının bu davranışında ayıp nerede diyen bir “muhafazakar demokrasiye” karşı “Sosyal Demokrasi” tarafsızlık savunması ile cevap veriyor. “Sosyal Demokrasi” Yüksek Yargı Başkanlarının T. Erdoğan ile çay toplamasını, esnaf ziyareti yapmasını, mitinge gitmesini, T. Erdoğan’ın yüce hitabet sanatından etkilenerek el çırpmasını görünce “Yargı Başkanları tarafsızlığını yitirdi” diyerek serzenişte bulunuyor. “Misal Amerika’da Yüksek Yargı mensupları, Başkan’ın hiçbir toplantısına katılmazlar” diyor.
Yani, İstanbul Belediye Başkanı olduğu dönem ile ilgili Akbil yolsuzluğundan yargılanan T. Erdoğan’ı beraat ettiren hakimin bu gün Yargıtay Başkanı olması sorun değilmiş de birlikte çay yaprağı kırmaları sorunmuş.
İsterseniz Muhafazakar Demokratların iddiasına bir bakalım ve Anayasa ne diyor inceleyelim.
Anayasa’nın 6. maddesinde egemenlik konusu düzenlenmiş “Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir” denilmiş ve milletin bu yetkisini “yetkili organları eliyle” kullanacağı belirtilmiştir. Peki nedir bu yetkili organlar? 7. madde Yasama yetkisini, 8. madde Yürütme yetkisini, 9. madde de Yargı yetkisinidüzenlemiştir. Anayasa’nın 101ve devamı maddeleri Yürütme Organı başlığı altında Cumhurbaşkanı ve diğer yürütme organı yetkililerinin yetki ve görevlerini düzenlerken 138. ve devamı maddeleri de Yargı Organı, bu kapsamdaki hakimler ve savcılar ile mahkemeleri düzenlemektedir.
Bu ülkede bir Anayasa var dersek eğer (-ki kağıt üzerinde var) biz o Anayası’nın içeriğinden Yargı görevlileri ile Yürütme Organı görevlilerinin “en hafif ifadeyle” eşit olduklarını, Cumhurbaşkanı’da dahil olmak üzere idari görev yapan hiç bir kamu görevlisinin yargı görevi yapana bırakalım emir veya talimat vermeyi tavsiyede dahi bulunamayacağını; buna karşılık yargının yürütmeyi denetleyeceğini, yanlış uygulama ve kararlarını düzeltip-değiştirebileceğini anlıyoruz.

“Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler.
Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.
Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz.
Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez. (Anayasa md 138)”
Bence durum yeteri kadar açık ve “muhafazakar demokratlar” açıkça yalan söylüyor. Ama buna karşılık bu cenahın haklı olduğu bir konu var; hadi akbil meselesini unutalım, yargı mensupları, özellikle Yüksek Yargı mensupları ilk defa mı idari yetkililerle akşam geçmelerine çıkıyorlar, ilk defa mı hükümet yetkisini kullananların siyasi toplantılarına katılıp onlar için ayakta el çırpıyorlar, ilk defa mı siyasi kararlar veriyorlar. Acaba “yargı şimdi mi siyasallaştı”? Ya da şöyle soralım ‘yargı siyasallaştı mı? İstiklal Mahkemeleri desem, 27 Mayıs’ın seçilmiş yüksek yargıçları desem, DGM’ler, Özel Yetkililer, 28 Şubat’ı ayakta alkışlayanlar desem… Biliyorum, böyle şeyler söylersek, hem İstiklal Mahkemeleri’ne, 27 Mayıs’ın seçilmiş yargıçlarına ve 28 Şubat’ı ayakta alkışlayanlara hem de Menderes’e ve Erdoğan’a biat edenlere söversek ne sosyal ne de muhafazakar “demokrata” yaranamayız. Hiç önemli değil tabii, kim ne derse desin devrimcilerin bir duruşu vardır ve her koşulda gerçekleri ifade edecekleri gibi burjuva siyasetinin hokkabazlarına yaranmak gibi bir dertleri de yoktur. Onlarla aynı zeminde siyaset yapmak zorunluluğumuz da yoktur.
Dikkat ederseniz o Yüksek Yargının başkanlarının adlarını hiç zikretmedim, çünkü yoklar. İsimlerinin hiç bir önemi yok, değeri de… Dünkü selefleri gibi bunların da adları hızla unutulacak ve yerlerini alacak olan haleflerinin adları da bir önem taşımayacak.
Yaşanan şudur; Reis-i Cebbâr kurduğu siyaset sahnesinde kah çay toplama şenliğine Yargı Başkanlarını katarak, kah düğünlerinde paşaları oynatarak safları sıklaştırıyor. Gücünü ve çevresini tahkim ediyor. Tümüyle şahsi duruşları nedeniyle çok sayıda hakim ve savcı “meslektaşımı” ayırarak belirtmek gerekiyor ki kaçak gökdelenlere dokunamayıp gecekonduyu yıkan mahkemelere tarafsızlık atfeden sosyal demokrasi ile bizim ortak bir dilimiz hiç olmadı, olmayacak. Tekil örnekleri bir yana bırakalım ve Türk, Kürt, Alevi, Sunni, Hakkarili, Kayserili, Edirneli ayırmadan işçinin her hak talebinde patrona omuz çıkan; her işçi katliamında katilleri serbest bırakan, hırsızı değil, hızrsız var diye bağıranı yakalayan yargı ne zaman kaybetti acaba bağımsızlığını?
Anayasa’ya göre millet adına yargı yetkisi kullanan hakim ve sacılarla siz hiç çay topladınız mı? Her hangi bir yerde bir kahve içip tavla oynadınız mı? Mesela yemeğe davet etseniz nasıl karşılarlar? Hadi uzağa gitmeyelim adliyelerde dahi ayrı asansör, ayrı kafe, ayrı çay ocağı, ayrı yemekhane, veee tabi ayrı tuvalet isteyen; tuvaletin kapısına “Hakim Tuvaleti” yazdıran bir yargı mensubundan daha ne kadar eşitlik, tarafsızlık ve adalet bekliyorsunuz.
Yüksek Yargı mensuplarının Reise biat etmeleri eşyanın tabiatı gereği ama bunu Reis-i Cebbâr’ın zorbalığına mı yoksa becerisini mi bağlamalı, ne dersiniz?