Son Dakika
22 Mayıs 2017 Pazartesi

Av. Gökmen Yeşil: Sadece ÇHD değil; sahip olduğumuz ne kadar kültürel değer ve sınıfsal kazanım varsa hepsi kapatılmak isteniyor

Bu hafta Umut Gazetesi olarak, Türkiye’nin içinden geçtiği süreci ve bu sürecin hukuksal boyutunu daha iyi anlamak ve anlatabilmek için ÇHD İstanbul Şube Başkanı Avukat Gökmen Yeşil ile söyleşi gerçekleştirdik

24 Kasım 2016 Perşembe, 20:04

29 Ekim’de çıkarılan ikinci KHK’ler ile ilk olarak rektörlük seçimleri kaldırıldı, akademisyenler ihraç edildi. Yapılan operasyonlar sonucu HDP Eş Genel Başkanları ve birçok milletvekili tutuklandı. En son etkisi olarak cuma günü Çağdaş Hukukçular Derneği, Özgür Hukukçular Derneği, Mezapotamya Hukukçular Derneği, Adalet Okulu Derneği gibi birçok devrimci-muhalif hukukçu derneği kapatıldı. Tüm bu yaşananlarla ilgili neler düşünüyorsunuz? Nasıl bir süreçten geçiyoruz?

Çağdaş Hukukçular Derneği ve diğer demokratik kitle örgütlerinin kapatılması doğal bir gelişme, bekliyorduk, şaşırmadık. Sadece ülkemiz ve bölge açısından değil, küresel çapta bir dünya yıkılırken yeni bir dünya kuruluyor. ABD ve Batı Emperyalizminin karşısında gelişen Çin ve Rusya emperyalizmi dünyayı yeniden paylaşıyor. Bu tablo içerisinde bölge devletleri de paylaşımdan daha fazla pay almak için pozisyon alıyorlar. Yaşadığımız şey siyasi kutuplaşma ile birlikte doğal bir bileşeni olan ekonomik krizin de sonuçlarıdır aynı zamanda. Recep Tayyip Erdoğan 2008 krizi için teğet geçecek demişti ama aslında olan şey krizin kontrol edilebilir, yönetilebilir bir etkiyle, en az zararla geçiştirilmesiydi. Ancak bunun böyle olmadığı görüldü ve Türkiye burjuvazisi paylaşım savaşının içerisinde yer alarak yaşadığı büyük bunalımı aşmak istiyor. Bu büyük tablonun içerisine ülkemizdeki sınıf ve halk hareketinin, Kürt Ulusal mücadelesinin durumu, oligarşiyi tehdit eden potansiyeli de eklenince bir iç hesaplaşma da kaçınılmaz hale geliyor. Ve tüm bunlara ülkemize özgü dinci gerici kamp ile burjuva aydınlanmacı kampın tarihsel hesaplaşmasını ekleyince yaşanmakta olan tarihsel dönüşüm karşımıza çıkıyor.

Bu anlamda OHAL ilanı, hukuk örgütlerinin, dernek ve sendikaların kapatılması doğal bir siyasi sürekliliğin devamı niteliğindedir. Özellikle 1999 yılından bu yana hapishaneler operasyonunu, ABD dayatmasıyla çıkarılan ve yerli üreticiyi yıkıma uğratan tütün, pamuk, şeker yasalarını; aynı ekonomik programı harfiyen uygulayan AKP hükümetinin işçi, esnaf ve kır emekçilerine dönük ekonomik saldırılarını, doğanın yağmalanmasını, bir kitle kıyımına dönüşen işçi cinayetlerini burjuvazinin halkımıza yönelik saldırılarının bir parçası olarak anlamak gerekir. Özetle, 1909 yılında Onmanlı burjuvazisi ve burjuva aydınlanmacı bürokrasisi tarafından Gezi Parkına gömülen İstibdat rejim, dinci-gerici örgütlenme, vahabi vücudu ve kapitalizm pelerini ile kapitalizmin bir ihtiyacı olarak yeni bir rejim inşa ediyor.

Kapatılan sadece ÇHD değil; ülkemizin horonundan mabetlerine, kadın özgürlük mücadelesinden inanç özgürlüğüne sahip olduğumuz ne kadar kültürel değer ve sınıfsal kazanım varsa vahabi dinciliğinin saldırganlığı ile kapatılmak isteniyor. İdeolojik – kültürel dayanağını dincilik ile besleyen kapitalizm ülkemizde yeniden yapılanıyor ve istibdat rejimi, dinci faşizm olarak geri dönüyor.

Türkiye’de, İstiklal Mahkemeleri’nden DGM’lere, sıkıyönetim mahkemelerinden özel yetkili mahkemelere yargı her zaman iktidarların idari birim faaliyeti olmuştur. Bugün de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatıyla HSYK darbe yargılamalarının yapılacağı Ankara, İzmir ve İstanbul gibi illerde örgütlü suçlardan açılan davalara bakmakla görevli yeni “terör mahkemeleri” kuracak açıklaması yaptı. Geçmiş örnekleri göz önünde bulundurursak bu mahkemelerin tarafsızlığı konusunda ne söylersiniz?

Geriye dönüp baktığımızda mahkemelerin tarafsızlığı ve bağımsızlığı tartışması bile bir anlam ifade ediyor, çünkü tarafsızlık ve bağımsızlık tartışması için ortada hakimlik mesleğinin icra eden kişilerin ve bir mahkemenin olması gerekiyor. Saygıdeğer bir çok hakim ve savcıyı ayırarak, genel durumu ifade etmek için şunu söylemek gerekir; ne tür bir hukuki işlem olursa olsun mevcut siyasal ortam hakim ve savcıların hukuka ve vicdanına göre incemele yapıp karar verme imkanını tümüyle ortadan kaldırmıştır. Yargı içerisinde Fettullah Gülen Cemati, AKP ve diğer cemaatçi örgütlerin siyasi müdahale ve hesapları yargılama faaliyetinin genel olarak ikinci plana itti. Ancak ve temel olarak siyasi nitelikteki yargılmalardan söz edersek orada bir yargıç ve savcıdan söz etmek zorlaşır. Bu kapsama hem siyasi ceza davalarını, hem bir kısım grev veya iş cinayeti gibi iş hukuku ile ilgili davaları ve hem de kadınlara, çocuklara, lgbti bireylere yönelik şiddet ve cinsel saldırganlık davasını da eklemek gerekir.

Burada birer tutuklama – rehin alma makinesine dönüşmüş olan Sulh Ceza Hakimliklerinden özel olarak bahsetmeliyiz. Bu mahkemelerin temel olarak tek bir görevi var; savcılık tarafından tutuklanması veya bir adli kontrol tedbiri uygulanarak serbest bırakılması istenen kişilerle ilgili karar vermek. Yasalar gereği savcılar tutuklama veya adli kontrol kararı veremediği için adı hakimlik olan ve fazladan masraf yaratan bu “memuriyet” oluşturuldu. Özellikle siyasi içerikli dosyalarda bu hakimliklerin hiç bir inisiyatifi yok, önüne gelen “tutukla” emrini bir “hakim kararı”na dönüştürmekten öteye hiç bir işleve sahip değiller.

Sorunun esas kısmına gelirsek cevap da kabaca ortaya çıkmış oluyor; oluşturulacak yeni özel mahkemelerin daha öncekileri aratmak ışında başka bir özelliği olmayacak. Bu mahkemelerde görev yapacak kişiler gerçek anlamda hakim ve savcı olmayacakları için bağımsızlık ve tarafsızlık gibi bir sorunları da olmayacak. Özellikle cemaat yargılamalarında AKP ve cemaatin hesaplaşma veya uzlaşma pozisyonu ne ise bu adliye memurlukları da o yönde karar verecekler.

Başbakan Binali Yıldırım, ‘kanun önünde kendini savunma hakkını’ göz ardı ederek avukatların müvekkillerini savunarak(!) terör örgütlerine yardım ettikleri iddiasında bulundu. Bir avukat olarak bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?

Binali Yıldırım’ı biraz anlamaya çalışalım; avukatlar terör örgütlerine nasıl yardım ediyormuş, terör örgütü üyelerini savunarak. Nerede savunarak, mahkemede… Yani yargılama devam ederken, yani yargılanan kişi hakkında mahkemece bir karar verilmemişken. Ama görülüyorki Binali Yıldırım kararını vermiş; yargılanan kişi terör örgütü üyesi. O halde mahkemeye ne gerek var. Buradan anlıyoruz ki mahkemeler göstermelik bir iş yapıyorlar; en azından hükümet mahkemelerden bir yargılama faaliyeti beklemiyor. Binali Yıldırım açıkça mahkemelere diyor ki gerçek “biz size yargılama yapın demiyoruz, bizim terörist dediğimize gerekli prosedürleri yerine getirdikten sonra gerekli cezayı verin diyoruz”… Ama bunları çok önemsememek gerekiyor. Onlara göre vadisine maden yaptırmak istemeyen, maden katliamında katledilen işçilere sahip çıkan, fabrikada hakkını arayan herkes terörist. Biz de bu teröristlerin avukatı oluyoruz her halde ama bu bir övgü olabilir bizim için; işçi sınıfının, doğasına sahip çıkanların, emek mücadelesi verenlerin avukatlığını yapmaya devam edeceğiz. Bizim tutukladılar, öldürdüler ama bu avukatlık pratiği bitmedi, bilakis büyüdü ve gelişti. Bu dünya çok yıldırım gördü, görüntüsü sesinden önce gelen, sonra da kaybolup giden; sonu aydınlık, sonu kara bulutların dağılıp güneşin doğacağı bir gün…

15 Temmuz’dan sonra burjuva hukuk düzeninin bile hakimlerinin, savcılarının açığı alındığı bir sürece geçtik. Hukukun tümüyle ayaklar altına alındığı düşünülürse bugün nasıl bir hukuk mücadelesi verilmelidir?

 

Ülkemizde 100 binin üzerinde avukat, 15 bin kadar da hakim ve savcı var. Hakim ve savcılar arasında yıllardır demokratik bir örgütlenme çalışması yürüten insanlar vardı. Maalesef iktidarın da saldrıları ve engellemeleri nedeniyle bu örgütlenmeler etkili-belirleyici bir konuma gelemediler. Sadece hükümet saldırıları değil, daha çok da hakim ve savcıların kurtuluşu öz örgütlenmede değil, bir takım gerici, cemaatçi yapılarla temas kurmaları, hükümet ve benzeri çevrelerle gayrimeşru ilişkiler geliştirmeleri hakim ve savcılık mesleğine yönelik saldırılara zemin hazırladı. İkbal ve kariyer merakı hükümete ve güç odaklarına bağımlı hale getirirken hakim ve savcıların mesleki saygınlığını azalttığı. Şimdi yüzlerce hakim görevden alınıp tutuklanırken bir birine sahip çıkan güçlü bir mesleki öz örgütlülük ortaya çıkamadı. Burada YARSAV, Demokrat Yargı ve Yargıçlar Sendikası gibi yapıların sesi de maalesef yetersiz kaldı.

Yapılacak şey bilindik bir yol ama tabii ki zor bir yol. Hakim ve savcılar hem kendilerine yönelik hem de avukatlarla ve diğer hukuçularla birlikte örgütsel mekanizlamalar yaratmanın yollarını aramalılar, mevcutları geliştirmeli, güç odaklarından tümüyle bağımsız mesleki bir öz örgütlülüğü yaratmalılar. Tüm bunlar meselenin bir yönü…

Diğer yönü bizim, yani işçi sınıfı ve halklarımızın nasıl bir hukuk mücadelesi yürüteceğimizdir. Öncelikle sıfırdan başlamıyoruz, bu tespiti yapmalıyız; güçlü sendikal örgütlerimiz var, hukukçu örgütlerimiz var, öyle ya da böyle halkla bağlarımız var. Ve şunu anlamamız lazım; gerek ulusal ve gerekse küresel düzeyde yasalara – sözleşmelere yansımış her hak, her kazanım, enternasyonel sınıf mücadelesinin birer kazanımıdır. Dolayısıyla yasal düzeyde derneklerimizin, sendikalarımızın kapısına kilit vurulabilir; OHAL veya başka adlar altında temel hak ve özgürlükler kısıtlanabilir. Bu önemli değil. Örgütlerimizin, dernek ve sendikalarımızın birer binadan ibaret olmadığını bilince çıkarmalıyız. Toplanyıyı her yerde, eylemi her alanda örgütlemenin yollarını bulmalı; yasalar ne derse desin evrensel kazanılmış hakları kullanmalı, geliştirmek için mücadele etmeliyiz. Bu yol hem bize hukuk diye dayatılan zorbalığı yıkacak hem de halklarımızın özgürlüğü yolunda yenin bir hukuk oluşturacaktır.

 

Av. Gökmen Yeşil

1983 yılında Erzurum’un Aziziye ilçesine bağlı Zaza Köyünde (Resmi Adı Halil Kaya’dır) doğdu. İlkokul’a köyde başladı ancak daha sonra ailesinin İstanbul’a taşınması nedeniyle eğitimine İstanbul’da devam etti. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakiltesi’nin bitirdikten sonra bir süre İşçi Avukatlık yaptı. İşçi avukat olarak çalıştığı dönemde işçi avukatların temel hak ve sorunları ile ilgili örgütlenme çalışması ve mücadele içerisinde yer aldı. Bir dönem İstanbul Barosu Bağlı Çalışan Avukatlar Kurulu Başkanlığı görevinde bulundu ve bu süreçte İşçi Avukatların temel haklarını güvence altına alan Bağlı Çalışan Avukatlar Yönergesi’nin hazırlanma çalışmalarında yer aldı. Aynı zamanda 2009 yılından itibaren, üyesi olduğu, Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi Çalışma Yaşamı Komisyonu’nda çalıştı. 2015 Yılından bu yana ÇHD İstanbul Şube Başkanı olarak görev yapmaktadır.