09 Ekim 2015 Cuma, 16:28
Hüseyin Ülger
Hüseyin Ülger huseyinulger@umutgazetesi.org Tüm Yazılar

Yeşil kuşak projesi ve siyasal İslam – Hüseyin Ülger

Tüm semavi dinler ve özellikle de Hıristiyanlık ve İslam dini tarih sahnesine birer siyasi olgu olarak içine doğdukları tarihsel ve toplumsal koşulların birikmiş ve çözüm bekleyen yakıcı sorunlarına çözüm olmak üzere çıktılar. Ancak dinler, kapitalizmle birlikte egemen güçlerin koltuk değneği haline geldi. Günümüz siyasal İslam’ı aynı misyonu sürdürmekle birlikte bu durumu aşan ve başka bir düzleme taşıyan bir uygulama. Anti-komünizm temelinde sınıf mücadelesinin temelini kaydırmak, sosyalist hareketin geniş emekçi kesimlerle güçlü bağlar kurmasını engellemek ve gerektiğinde saldırarak onu yok etmek üzere emperyalizm tarafından örgütlenen ve giderek paramiliter karakter kazandırılan İslam’dır desek yanlış olmaz. Yaklaşık 1400 yıldır, kimi zaman “devlet dini” ve kimi zaman da “din devleti” formu içinde toplumu yöneten bir kurum olageldi. Yani İslam tarih sahnesine devlet kuran bir din olarak çıktı ve bu nedenle de iktidarsız yaşayamıyor dersek abartmış olmayız.

Bilindiği gibi, 20. yüzyıl birçok devrim ve karşı-devrim süreçlerinin iç içe yaşandığı bir yüzyıl oldu. Emperyalizm, 20. yüzyıla girerken dünya pazarını yeniden paylaşmak üzere perdeyi 1. Paylaşım Savaşı’yla açtı. Ulusal sorunlara sığmayan emperyalist tekeller dünya pazarını kazasız belasız paylaşmaya hazırlanıyorken halklar mezarlığı Çarlık Rusya’sında sürpriz bir gelişme yaşandı. Lenin’in siyasi dehasının belirleyici katkısıyla Büyük Ekim Devrimi gerçekleşti. Emperyalistler ilk şaşkınlığı atlattıktan sonra sürece müdahale etmeye çalıştılarsa da başarılı olamadılar. Sovyetler Birliği’ne karşı uygulamaya konan sosyal, ekonomik, siyasi, askeri ve diplomatik kuşatma da boşa çıkartıldı. 1935’lere gelindiğinde Sovyet ekonomisi ABD’den sonra dünyanın ikinci ve büyük ekonomisiydi artık.

2. Paylaşım Savaşı da krizle boğuşan emperyalist ülkelerin dünya pazarını bir kez daha paylaşmak üzere başlattıkları bir savaş oldu. Ancak bu kez mevcut pazara ek olarak paylaşmak istedikleri bir pazar daha vardı. Bu iştah kabartan pazar Sovyetler Birliği pazarıydı. Böylece kendileri için tehlike arz eden bir alternatif sistem de ortadan kaldırılmış olacaktı. Bu nedenle ABD ve İngiltere’nin başını çektiği emperyalist güçler, yasak olmasına rağmen Hitler Almanya’sının silahlanmasına ve Avrupa’daki birçok ülkeyi işgal ederek bu ülkelerin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını yedeklemesine ses çıkarmadılar. Çünkü Hitler’in o aşamadan sonra Sovyetler Birliği’ne saldıracağını biliyorlardı. Nitekim Hitler 1941’de Sovyetlere saldırdı. Beklenenin aksine, ağır kayıplara rağmen, Sovyetler Birliği Hitler faşizmini yenilgiye uğrattı ve sonuç olarak Doğu Avrupa ülkelerinin de dâhil olduğu bir sosyalist sistem çıktı ortaya. Sovyetler 22 milyondan fazla insanını kaybetmesine ve ekonomik olarak yıkıma uğramış olmasına rağmen bu savaştan politik üstünlükle çıkmışlardı. Bu durum, ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesi veren emekçi halkların yönlerini Sovyetler’e dönmesine neden oldu. 1945 ile 1962 yılları arasında 43 ülke bağımsızlığını kazandı. Sovyetler’in etki alanı her geçen gün genişliyordu. İşte bu gelişmelere karşı öfke ve kin duyan ABD ve diğer emperyalist güçler boş durmadılar. Siyasi ve askeri kurumlarla Sovyetler’in etki alanını sınırlamaya ve giderek onu çökertmeye çalıştılar. İşte “Yeşil Kuşak Projesi” bu politik iklimde, 1960’lı yıllarda ortaya çıktı. Buna göre, Sovyetler’in Hindistan, Ortadoğu ve Afrika’yla sıcak temasının engellenmesi için daha önce kurulan CENTO’nun yanında bu proje de yürürlüğe kondu. İslami gruplar el altından desteklendi veya onların varlığına göz yumuldu. Afganistan bir laboratuvar oldu tüm Selefi gruplar için.

Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’daki sosyalist rejimlerin çökmesini izleyen süreçte Orta Asya petrollerini Büyük Okyanus’a taşıyacak petrol boru hatlarının güzergâhı ve imtiyazlar konusunda ABD-Taliban ilişkilerinin bozulması ve ABD’nin Afganistan’a müdahalesi bu ittifakın bozulmasını da beraberinde getirdi. ABD, “Büyük Ortadoğu Projesi”ni hayata geçirmek için “ılımlı İslam” projesini geliştirdi. Rol model olarak Türkiye’yi ve Tayyip Erdoğan’ı seçti. Ülkenin NATO üyesi olmasının avantajını kullanmak istedi. Ancak gelinen noktada bu projenin tutmadığı, tutmayacağı anlaşıldı. ABD’nin Mısır’daki İhvan denemesi de başarısızlıkla sonuçlandı. ABD’nin iktidar yağına bulaştırarak ehlileştireceğini düşündüğü bu gruplar hizaya gelmeseler bile, bunların varlığı ABD emperyalizminin işine geliyor. Bu güçler, her kapıyı açan birer maymuncuk gibi; bölgenin devrimci-demokrasi güçlerinin hizaya getirilmesi işinde de kullanılıyor. Böylece, istikrarsızlıkları yönetirken devrimci-demokrasi güçlerinin yükselmesini engellemeye çalışıyor.

“Yeşil Kuşak Projesi”nin Türkiye ayağı

Bu projenin Türkiye’de uygulama alanı bulması zor olmadı. Osmanlı geçmişi ve ondan devralınan kültürel kodları bir tarafa bırakarak söylemek gerekirse: TC, hiçbir zaman laik olmadı. Laik devlet dinsiz devlettir. Hanefilik, devletin yazılı olmayan resmi dini olageldi; Diyanet, Hanefilik mezhebini örgütledi. Kısacası, bir NATO projesi olarak 1960’ların sonlarına doğru gündeme gelen “Yeşil Kuşak Projesi” için koşullar uygundu. Bu NATO projesini Avusturya’da bulunan Necmettin Erbakan’a, Türkiye’nin Belçika’daki ana karargâhında görevli Tuğgeneral Turgut Sunalp anlattı. Türkiye’ye gelerek İslami bir parti kurması gerektiği yönündeki teklifi Erbakan’a iletti. Erbakan da Türkiye’ye gelerek 1970’te Milli Nizam Partisi’ni kurdu. 1971-72’deki kısa bir kesinti döneminden sonra yoluna Milli Selamet Partisi’yle devam etti. Araya 1980 faşist darbesi girmiş olmakla birlikte, siyasal İslam’ın yoluna devam etmesini engelleyen herhangi bir uygulama olmadı. Devletin yönlendiriciliği altında Diyanet-tarikat işbirliği aralıksız devam etti. İmam Hatip okulları ve cami yapımına hız verildi. Yasal ve yasadışı Kur’an kursları pıtrak gibi çoğaldı. Evlerde Kur’anlı-ayinli toplantılar devam etti. Devlet, tüm bu olup bitenlere karşı kör, sağır ve dilsizdi. Sol’un etkisiz ve güçsüz bırakılması için hemen her şey yapıldı. Bütün bu tarihsel geçmişin ardından, bugün “Tanrı Dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslüman’ız” diyenlerin, polisin de desteğiyle parti binalarını yakması ve sokaklarda Kürt ve Alevileri linç etmeleri tesadüf olarak görülmemelidir.