15 Kasım 2016 Salı, 11:38
Musa Piroğlu
Musa Piroğlu musapir@umutgazetesi.org Tüm Yazılar

Ulusların sefaleti

Televizyonlar gazeteler ve hatta sokaktaki insan günlerdir ABD seçimlerini konuşuyor. Neredeyse ABD elitlerinin tamamını medyanın büyük desteğini ve sanat dünyasını ve hatta pek çok devleti arkasına alan anketlerde mutlak galip gösterilen Clinton dolar milyarderi olan ama sokak ağzıyla konuşan ırkçı kadın düşmanı kasabalı görünümlü Trump’a yenildi. Bu sonuç ABD devlet politikalarının başkanların değişmesiyle değişeceğini uman, ABD’nin emperyalist karakteri, milyonlarca insanın ölümüne yol açtığı, kanlı darbeleri tezgâhladığı, dünyanın her yerinde işkence merkezleri kurduğu gerçeği göz ardı edilerek Clinton’un kazanmasından demokrasinin zaferini bekleyenler için tam bir hayal kırıklığı oluştu.

Görülmeyen ya da görülmek istenmeyen şey ise başkanı kim olursa olsun ABD’nin emperyalist bir devlet olarak uluslararası finans kapitalin en büyük bekçisi olduğu ve politikalarını belirlerken temel motivasyonun bu tekellerin çıkarı olması gerçeğidir. Ezilen halkların ve sınıfların emperyalizmle uyuşma noktası olmayacağına göre şerlerden en ehven olanını arama çabası sadece kendisine halkaların mücadelesine ve emperyalizme karşı direnişe inanmayanların çabası olabilirdi öyle oldu. Bu hayal kırıklığı aynı zamanda halk kitlelerine olan derin güvensizlik ve hor görünün verdiği büyük bir kibirle birleşince Trump’ın zaferi iyi eğitimli kültürlü elite karşı banal vandal, lümpen sokağın zaferi olarak sunuldu ki böyle bir görünümü var. Dünyanın pek çok yerinde kitleler lümpen ırkçı ve otoriter kişilikleri seçiyor politikalara onay veriyor ve bu haliyle dünya ırkçı, göçmen karşıtı, dindar sağa kayıyor bir görünüm sunuyor ki tartışılması gereken yanıtlar üretilmesi gereken nokta bundan oluşuyor.

Dünyanın hemen her yerinde değişik renkleriyle sağ bu kadar çekici hale geliyorsa bunun sebeplerini kimlikler ve kültürler kavgası gibi görüngülerde aramak yerine halkları bu hale getiren üretim politikaları ve bunların toplumsal sonuçları üzerinden aramak daha doğru bir kavrayış olacaktır. Bu noktada kapitalizmin 70’li yıllardan itibaren içerisine girdiği ve giderek derinleşen ekonomik kriz, çözüm için öne sürülen neo-liberal politikalar, esnek üretim ve bu politikaların toplumsal yansımalarının ortaya çıkarılması, olmakta olanın kavranmasını kolaylaştıracağı gibi sol sosyalist çözüm önerilerinin de ortaya konmasını sağlayacaktır.

Esnek üretim sadece üretimin değil toplumsal dokunun da parçalanmasını verili sınıfsal kimliklerin ve modern güvence ağlarının dağıtılmasını beraberinde getirdi. Neo-liberal özelleştirme politikaları ile kamu hizmetlerinin özelleştirilerek sermayeye aktarılması uzun yıllar stabil hayatlar kurmuş yığınların yıkımına yol açtı. Modern güvence ağlarından kopan kitleler hızla modern öncesi güvence ağları olan cemaat aşiret ya da daha geniş anlamda etnik kimliklerine dönerken öfkelerini bu politikaları uygulamaya koyan sol görünümlü hükümetlere, politikalarına ve kendilerinden olmayan yabancı işçilere yani göçmenlere çevirdiler. Sosyalist hareketlerin zayıflığı ve Marxist teorinin hegemonya kaybı bu gidişatı hızlandırdı.

Kapitalizmin krizi yapısal bir kriz ise ve aşılamıyorsa popülist politikaların bu krizi çözme şansı da bulunmuyor demektir. Bu tespit ister istemez gelecek dönemin Marxismin yeniden güçlenmesine tanıklık edeceğini gösteriri yeter ki doğru tespitler üzerinden halk kitlelerine çözüm öneren politikalar üretilsin.