14 Mayıs 2017 Pazar, 20:23
Harun Çakmak
Harun Çakmak haruncakmak@umutgazetesi.org Tüm Yazılar

Bizim Ulaş – Harun Çakmak

Geçenlerde epey uzunca yazılmış bir güncel durum değerlendirmesi okudum. Ülke, bölge, savaş ve sınıf mücadelesine kadar birçok alanda belirlemeler vardı yazıda ama benim aklımda kalan en önemli değerlendirme şu oldu. Kim-kimler tarafından savunulmuş ve gerçekleştirilmiş olursa olsun her ileri devrimci adım ve eylem, bizim koşulsuz olarak destekleyip parçası olmayı kabul ettiğimiz adım-eylemdir. O değerler bizim değerlerimizdir, o yoldaşlar bizim yoldaşlarımız, onların şehitleri bizim şehitlerimizdir. Bizden olandan ayırmayız çünkü biz onlarız zaten. Devrimci olmak bunu gerektirir.
Mealen aktardığım bu değerlendirme hem çok etkiledi beni, hem de çok düşündürdü. Gerçekten “bizden olmayana” bizden olan kadar değer biçiyor muyuz, epey tartışmalı bir mesele çünkü. Hiç tartışmadan söyleyelim, biçmiyoruz. Terazinin ağır basan kefesinde biz oluruz her daim; en doğru söz, en doğru eylem, en doğru programlar bizimdir. Sıranın en önünde uzak ara biz oluruz hep. Diğerleri geriden izler bizi.
Hepimizin sahiplendiği 15-16 Haziran ya da Gezi direnişi gibi önemli ileri devrimci adımlara bile kendimizce anlam katar, bir çeşit yeniden tarif ederiz. Bizden bağımsız, bizim dışımızda, hakkı teslim edilecek ileri devrimci adımlar olmaz aslında. Biz tarif ettiğimiz oranda ileri olur bizim dışımızda atılmış adımlar.
En değerli yoldaşlar bizim yoldaşlarımızdır. Sadece kaybettiğimiz kendi yoldaşlarımızı anar, başka yoldaşları es geçeriz genellikle. Güzelleme yaptığımız eylemler sadece bizim yaptığımız eylemlerdir vb. vb.
Yazı bu yüzden çok etkiledi beni. Bizim olmayan da bizimdir diyordu çünkü. Herhangi bir örgütün parçası olmaktan daha çok devrimin bir parçası olmanın esas olduğunun altını çiziyordu. Bahsedilen şey devrimci dayanışma ruhuyla açıklanabilir bir şey olmaktan çok öteydi. Dayanışma değil, devrimi-devrimciliği sahiplenmeyi ifade ediyordu. En çok ihtiyacımız olan şeyi tanımlıyordu.

Kendimize çok haksızlık da etmeyelim. Hep birlikte sahiplendiğimiz değerlerimiz de var bizim zira. Türkiye’li devrimci önderler, Deniz, Mahir, İbrahim’i ortak ve en ileri değerimiz sayarız mesela.  Anmalarına hep birlikte katılır, hep birlikte sahipleniriz. Hoş bunun bile istisnaları vardır ya. Her Anadolu ve Mezopotamyalı önder ve devrimci ortak değerimiz olarak kabul görmez.  Mazlum Doğan ve Mahsun Korkmaz böyle algıladıklarımızın sadece ikisi. Bütün mücadele yaşamları sosyalizm mücadelesiyle geçmiş olsa da devrimci önderler sınıfında değerlendirilmezler, ulusal önderler tanımlanırlar. Damarlarımıza karışmış bir virüs etkisi diyeceğim bu mesele için ancak kimi sosyalist önderlere de aynı şeyler reva görülür. Hikmet Kıvılcımlı mesela…
Her şeye rağmen sayısı eksik ve az da olsa ortak mücadele önderlerimizin olması önemlidir. Bizleri aynı yerde değilse bile aynı zeminde tutan harç görevi görür onlar. Kırk küsur sene önce yıldızlara uğurladığımız yoldaşlarımız ortak mücadelenin önderidirler şüphesiz ancak o önderliğe vücut bulduran başkaca binlerce ışığımız da olmuştur bizim. Belki Mahir gibi, bir başka örgütün liderini kurtarmak için ölümü göze alabilen isimler çıkmadı ya da biz çıkmadığını düşündük. Oysa bir başka halkın kurtuluşu için ölümü göze alarak destansı bir mücadele veren Kemal Pir’ler de geçti mücadeleden. Sadece eylem değil, teorik yol göstericilik de olmalı falan diyebiliriz belki ama Hayri Durmuş misali bu özelliğe sahip olanlar da vardı. Bir başka halkın kurtuluşu için ölümüne mücadele etmenin en büyük devrimci değerlerden biri olduğunu yaşatarak gösterdi onlar bize ancak biz yeterince bilince çıkarabildik mi, şüpheli.

Silahlı mücadele kararı alıp Filistin’e giden, dönüp ülkede silahlı mücadele startı verip dağ yolunda çatışarak yakalanıp idam edilen Deniz’inki kadar büyük kahramanlıkla karşılaşmadık diye düşünüyoruz belki ama o günden bugüne sayısız Denizler geçti mücadele alanlarından. O idam sehpasını tekmeyi kendisi vurarak başı dimdik öldü, Remzi Basalak gibi isimsiz bir değer de önünde resim çekmeye çalıştıkları emniyet masasını tekmeledi, tıpkı Deniz gibi onurla, işkence tezgahında öldü.
Ser verip sır vermeyen tek yiğit İbrahim olmadı 44 yıl boyunca. Aylarca işkencede kalıp adını bile söylemeyen binlerce devrimci tanıyoruz. İşkencecilerin bile saygı duymak zorunda kaldıkları Hasan Şensoylar, Fatih Öktülmüşler, Hüseyin Karakuşlar…
Bir çoğumuzun adlarını bilmediği bu insanlara geleceğin devrimini borçluyuz aslında ancak nedense bir türlü ortak değerimiz olamadı onlar, bazılarımızın değeri olmakla sınırlı kaldılar.
Onlar o sınırlarda bırakıldı belki ama biz de tam da bu nedenle kırk küsur yıl önceyle sınırlı kaldık ne yazık ki. O isimsiz kahramanların tamamı hiç tartışmasız hepimizin yoldaşları ol(a)madığı için ezberlerimiz dışında yol bulmakta zorlandık bunca zaman. Sorun kişileri ve mücadelelerini sahiplenmenin ötesinde devrimi sahiplenmekti elbet ancak biz kendi devrim ve devrimciliğimizi sahiplenmekle sınırlı kaldık. Bizden ve bizim olmayana bizden olan kadar değer biçmeyi başaramadık; en çok ihtiyacımız olan şeyi yeterince gerçekleştiremedik.

Bu kalıpları zorlayan Gezi direnişi gibi dönemler, Suphi Nejat Ağırnaslı gibi şehitler, o dönem ve o insanların geleceğe yol gösteren belirlemeleri oldu, “bu daha başlangıç”, ya da “her yürek devrimci bir hücredir” misali ancak bütün bir kabuğu kırabilecek bu kudretlerin farkına varamadık biz.

Bu kabuk uzun yıllar sonra Ulaş Bayraktaroğlu’nun şehadetiyle kırıldı.

Ulaş sadece birilerinin Ulaş’ı değil, hepimizin Ulaş’ı oldu.

Deniz, Mahir ve İbrahim’den sonra belki de ilk defa, bir başka örgütün kurucu ve önderlerinden birini herkes kendi yoldaşı, kurucusu ve önderlerinden biri ilan etti.

Bu yanıyla, bütün bir hayatı devrimci gibi düşünüp devrimci gibi yaşayan Ulaş, diğerlerinden daha büyük ve en devrimci eylemini şahadetiyle gerçekleştirmiş oldu.

Devrimcileri DEVRİM’de buluşturdu.

Ulaş’ın devrimciliği bu kadar büyük bir kabuğu kıracak kadar kudretliydi şüphesiz de,

Devrimciliğin de Ulaşlarda ifadesini bulan bu kudreti anlamaya ihtiyacı vardı.

Her ikisi bir araya geldi, 45 yıllık kabuk kırıldı ve tıpkı Ulaş Bardakçıoğlu gibi Ulaş Bayraktaroğlu da bizim, hepimizin Ulaş’ı oldu.

Ulaş’ı tanır mıydınız bilmiyorum; ben tanırdım. Tanımanın ötesinde bir dönem mücadele yoldaşlığı da yaptık. O zamanlar bilmeden söylemiştim ama şimdi biliyorum ki, 21. Yüzyılın en delişmen çocuklarından biri oydu. Birçoğumuz Rojava’daki şehadetiyle tanıdık onu belki ama o, en güzel 100 metreyi koşmaya daha çocuk denilecek yaşta başlamıştı.

Mekap’larını o yaşlarda giydi, bir daha da hiç çıkarmadı. 17 yaşında kamulaştırma eylemi yaparken de, YÖK protestosunda kırık ayağıyla çatışırken de, Gezi de tomaların üstüne yürürken de, Rojava’da da..!

Rojava demişken, Ortadoğu ve tüm dünyada, ezilenlerin esin kaynağı bir devrim olduğundan bahsetmemek olmaz. O devrimi gerçekleştiren binlerce Kürt devrimcisinden, korumak için mücadele eden binlerce enternasyonalist devrimciden ve toprağa düşenlerden bahsetmemek olmaz. Ulaş’tan, Ulaşlardan saygıyla bahsetmemek olmaz.

Orada dişle tırnakla kazılan bir devrim filizlendi. Kürtler toprağı, Ulaşlar suyu oldu o tohumun.

Ulaş’a sahiplenirken onun şahsında yeşeren o filiz’e, dal budak salıp tüm Ortadoğu’ya yayılacak meyveye durmuş ağaçlara sahipleniyoruz demektir.

Bunu sağlayan Ulaş’a, tüm Ulaşlara saygıyla..!