29 Aralık 2015 Salı, 17:03
Hayri Çalağan
Hayri Çalağan hayricalagan@umutgazetesi.org Tüm Yazılar

Türklerin bin yıllık Ön Asya iktidarı ve artan riskler – Hayri Çalağan

Her dünya imparatorluğu Ortadoğu’da kurulmamıştır. Ancak, insanlık tarihinin bilinen her döneminde dünya imparatorluğu iddiasında olan iktidarların gömüldüğü coğrafya Ortadoğu olmuştur. İster lanetlenmiş coğrafya deyin, isterse kutsallığın zulme cevabı olarak kabul edin, imparatorluklar bu bölgeye muktedir olup iktidarlarını taçlandırmak isterler; ancak sonuç iktidarlarının sonu olur.

Türkler ilk olarak Ortadoğu’nun en doğusu olan İran coğrafyasında egemen oldular. Dünya imparatoru olmanın ancak ve ancak Ön Asya’ya egemenlikle mümkün olacağının bilincindeydiler. Bundan dolayı coğrafyanın üzerinde fiziki olmasa da sosyolojik egemenliği bulunan ve tarihsel olarak zamanın dünya imparatoru olarak kabul edilen Bizans’ı yenmek zorundaydılar. Türk kavmi 1071 yılında Kürtlerle yaptığı ittifakla hem batıya yönelmenin ilk kapısı olan Anadolu’ya girmiş hem de tüm Ortadoğu’da ve hinterlandında imparator olma fikrini yerleştirmiştir.

Yerleşik hayata geçmemiş birçok toplumda olduğu gibi yağmacılık ve talan geleneğine de sahip olan Türk kavmi, İran’da devletleşmesi ardından esas olarak Anadolu’da cihan imparatorluğuna evrilme sürecini tamamlamıştır. Bin yıllık Bizans imparatorluk geleneğini ve kendi döneminin insanlığı kucaklayan ideolojisi olan İslam’ı da paradigmasının merkezine alarak imparatorluk denemeleri yapmıştır.  Ancak gerçek anlamda dünya imparatorluğu unvanına Osmanlı Hanedanlığı ile ulaşmıştır.

İmparatorlukların muktedirlik ideolojisini ve paradigmasını anlatan İslam kaynaklarının en önemli tarihi belgesi Selçuklu Veziri Nizami Mülk’ün ‘Siyasetname’sidir. Bu belgeye göre, iktidarın bekası için en önemli argümanın imparatorluğa tabi olan kavimlerin, iktidarın adil ve güvenli olduğuna ikna edilmesi, en azından böyle bir algının tüm tebaaya ve çevre ülkelere egemen kılınmasıdır. Öyle ki eğer bir mülkte (devlette) tâbi olanlar yönetimin adil olduğuna dair güvenini kaybederlerse, muktedir olan farkında olmasa bile aslında artık siyasi mefta olmuştur.

Türk kavminin cihan imparatorluğunu Osmanlı hanedanlığıyla kazandığı tarihsel bir gerçekliktir. Ancak Yavuz Selim, Nizami Mülk’ün bu ilkesini ihlal etmiştir. Çünkü iktidar görünür bir şekilde ideolojik saflığa yönelmiştir. Şah İsmail’le girilen mücadele döneminde savaş meydanını kazanan ‘Yavuz’ olsa da,  Hanefi Müslümanlar dışında kalan tebaa için artık güvenilmez bir hükümdardır. İmparatorlukların adil olduğunu tescil eden yerel yöneticilerin gönüllü katılımı, 2.Selim ve sonrasında hemen hemen bitmiştir. 16. yüzyılda 2.Selim kılıç zoruyla Halife olmuştur; oysa  dokuz yüzyıllık İslam tarihinde Ehli Sünnet halifelerinin her durumları tartışılabilir; ancak tüm halifeler Peygamberin aşireti olan Arap-Kureyş kabilesine mensuptur. İlk kez bir Mevali halife olur ve tüm ehli Sünnet taraftarlarını kapsamak yerine imparatorluk ideolojisinde sadeleşmeye gider. Mezhep taassubuna yönelir ve Hanefilik mezhebinin yanında Nakşilik tarikatını tercih eder. Bu tercih, İslam’ın kurucu unsuru olan Araplar’ın hemen hemen hiç kabul etmediği mezheptir. Çünkü Sami kökenli olan Araplar İslam’ın kendileri için geldiğini kabul ederler. Dolayısı ile bir Mevali olan Mecusi Fars kökenli Ebu Hanife’nin ekoluna tabii olmayı kabul edilemez bulurlar. Hal böyle olunca İmparatorluğun en büyük tebaasını oluşturan Araplar’ın Osmanlı iktidarıyla arası soğur.  Aslında okullarda anlatılan “dört hak mezhep” saptaması, Araplar tarafından çok kabul gören bir şey değildir. Elbette Ehli Sünnet olarak kabul ederler; ama söz konusu dört mezhepten birine mensup değildirler. Ağırlığı Selefidir ve bunun da en gerici kolu olan Vahabilik mezhebine mensupturlar. Arap ve Türklerden sonra Müslüman halklar içinde en büyük çoğunluk olan Kürtler ise Şafii ve Alevidirler. Osmanlı, dört mezhep içinde saydığı Şafiiliği, Şii ve Alevi karşıtlığıyla kendi yanında tutmayı başarmış olsa da 19.yüzyılda Türk-İslam paradigması bu ortaklığı da yaralamıştır. Bin yıla yaklaşan muktedirlik kibirliliği, Türk elitlerinin dost olduğu tüm halkların haklarına saldırmayı kendilerinde hak olarak görmelerini sağlamıştır. İktidar olmanın yüzyıllara dayanan kibirliliği ve burjuvazinin modern ideolojisi ulus devlet fikri ile birleşince haklarını arayan herkes ‘ihanetçi’ olarak tanımlanmış ve kendi kusurunu görmez hale gelmiştir. Anadolu son mevzi kabul edilmiş ve tüm Osmanlı coğrafyasında geri çekilme başlamıştır. Ancak yukarıda bahsettiğimiz gibi bu mevziye çekilmelerin nedenini kendine değil büyük oranda halkların ihanetine(!) bağlamaları sonucunda mevzi içinde kalan halklara zulüm ve asimilasyonu dayatmak temel iktidar paradigması haline gelmiştir. TC paradigmasının alamet-i farikası bu kadar sade ve kabadır. Bu kabalık ne yazık ki devam ediyor. ‘Türk-İslam-Hanefi ve modernist’  olarak tanımlayabileceğimiz ideolojik oluşum süreci, Türk egemenlerini kendi coğrafyasında yalnız  ve kibirli hale getirmiştir. İktidarın zirvesine çıkarken bastıkları tüm dalları kestikleri içindir ki şimdi güvenli biçimde yere inme olanağı kalmamıştır. Tek dost kalanlar ise onlara evlerinin kapılarını açan ve Anadolu’nun kadim ev sahiplerinden olan Kürtlerdir. Ancak görünen o ki, muktedirliğin kibirliliği bu eli görmemeye ve anlamamaya devam etmektedir.

Tarihin aklı bize derinlerden fısıldıyor. Sünni-Türk iktidarların egemenlik zihniyeti bin yıllık Ön Asya iktidarının en önemli kavşağına varmış bulunuyor. Bu kavşakta iki yol var:

  • Bölgenin en kadim halkı olan Kürtlerle iktidarı paylaşıp, bölgenin dinsel ve etnik çeşitliliğine uygun demokratik bir düzen kurmak.
  • Dünya imparatorunun (ABD) taşeronu olarak bölge halklarıyla çarpışarak yok olmak.

Sonuç olarak; tarihiyle övünenler, övündükleri tarihlerine iyi bakmalıdır. Unutulmasın ki, tarihin başlangıcında kapıları açanlar, kapama hakkına da sahiptir. Anadolu’nun kadim sahipleriyle ortaklığınız yoksa bin yıl geçse de dışarıdan gelen misafir olarak kalma durumu yaşanabilir.