Son Dakika
22 Mayıs 2017 Pazartesi
26 Ekim 2015 Pazartesi, 11:19
Emine Canlı
Emine Canlı eminecanli@umutgazetesi.org Tüm Yazılar

Tarih sadece tarih değildir – Emine Canlı

Geçmiş, şimdi, gelecek… Toplumsal bir varlık olarak insanin zaman tasavvuru bu üç boyut üzerine inşa edilir. Aralarındaki bağıntı ise her zaman şöyledir; geçmişi bilmeyen, şimdiyi kavrayamaz; şimdiyi kavrayamayan ise geleceği inşa edemez.

Bildiğimiz gibi geçmişe dair bilgimiz başlı başına bizatihi bir disiplin veya anlatı olarak tarihin kendisidir. Burada ardıl bir soru olarak “tarihi bilgimizin kaynağı nedir?” sorusu sadece bir akıl yürütme gereği zorunlulukla ortaya çıkmaz, genel olarak kendi başına hayati önem taşımaktadır. Zira tarih, tarih yazımı olarak ortaya çıktığı andan itibaren saraylarda, galiplerin, kralların, erk sahiplerinin, ezenlerin bakış açısıyla yazılmıştır. Objektif olduğu düşünülen/düşündürülen tarih yazımcısı ise her daim galip gelenle empati yaparak galiplerin, erk sahiplerinin, ezenlerin tarihini yaza gelmiştir. Burada sözü edilen ilişkiyi ilk etapta kendi tarih anlatımıza dönüp baktığımızda bile görebiliriz. Hem Osmanlı hem de Cumhuriyet dönemindeki isyan, ayaklanma hareketleri sonucu “hain” diye addedilen nice şahsın başka bir tarih anlatısının “kahraman”ları olduğunu biliriz. Ya da Amerika’nın keşfinden türetilen kahramanlık hikayeleri Colomb’un bir işgalci olduğunu söylemez. Ve benzeri hikayelerle doludur şanlı tarihimiz.

Lakin nihayet son yarım yüzyıl ile birlikte baştan aşağı siyasi projelere angaje olan bu tarih ve tarih yazıcılığına yönelik eleştiriler ortaya çıkmıştır. Bu eleştiriler içinde en kayda değeri kuşkusuz Walter Benjamin’in eleştirisidir. Benjamin’in esasında çoğu metninde içkin olan eleştiriyi en açık şekilde “Tarih Kavramı Üzerine Tezler” metninde görebiliriz. Benjamin’in metin boyunca egemenler tarafından kazanılan her zaferi sorgulamamız gerektiğini söyler ve daha ileri bir noktaya götürür: “Hiçbir kültür ürünü yoktur ki aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın.” der. Benjamin ile aynı dönemde yaşayan ve onunla sıkça görüşen Brecht’in “Okuyan Bir İşçi Soruyor” şiiri Benjamin’in bu sözünü tarihi olarak açar bize. Şöyledir:

Yedi kapılı Thebai şehrini kuran kim?
Kitaplar yalnız, kralların adını yazıyor,
yoksa krallar mı taşıdı kayaları?

Bir de Babil varmış boyuna yıkılan,
kim kurmuş Babil’ i her seferinde?
Altın şehir Lima’ nın, hangi evinde otururmuş acaba
yapı işçileri?
Nereye gittiler dersin Çin Seddi’ nin bittiği gece,
duvarcılar?

Yüce Roma’ da zafer anıtı ne kadar çok!
Kimlerdir acaba bu anıtları diken?
Sezar kimleri yendi de kazandı bu zaferleri?
Dillere destan olmuş koca Bizans’ ta,
yok muydu saraylardan başka oturacak yer?

Atlantis’ te, o masallar diyarında bile,
boğulurken insanlar uluyan denizde bir gece yarısı,
bağırıp imdat istemişler,
kölelerinden.
Genç İskender Hindistan’ ı zaptetti!
Bir başına mı?
Sezar, Galyalıları yendi!
E bir aşçı olsun yok muydu yanında?
İspanyalı Filip ağlamış derler batınca tekmil filosu,
ondan başkası ağlamadı mı acaba?

Kitapların her sayfasında bir zafer.
Ama pişiren kim zafer aşını?
Her 10 yılda bir büyük adam.
Ödeyen kim faturayı?

İşte bir sürü olay sana.
Ve bir sürü soru.

Buradan yola çıkarak şunu kavramamız gerekli hayatımızın her alanın erk sahiplerinin, ezenlerin anlatıları ile kuşatılmış durumdayız üstelik daha vahimi bu anlatıları eleştirmediğimiz sürece ve başka bir anlatının mümkün olduğunu kavramadıkça bize biçilen role de tav olacağımız. Fakat Benjamin bizi ısrarla uyarır bu anlatının sahibi olan düşman yendiği sürece bu düşman karşısında ölülerimiz bile güven içinde olmayacak. Olmayacak çünkü onların anlatılarındaki “hain”ler olarak aktarılmaya mahkum olacaklar. Bunun karşısında ezilenlerin her yeni mücadelesinin ise sadece o günkü egemenliği ve egemenleri değil geçmiş tüm galibiyetleri de sorgular hale getirecektir diye ekler Benjamin. Ezilenlerin mücadelesindeki “devrimci” unsuru arayacaksak bence tam da burada aramalıyız. Zira yüzyıllardır süre gelen bir anlatıyı derdest edip “ayakları baş etmek” insanlık tarihini baştan aşağı yeniden düşünmek demektir. Bu tarihe, geçmişe dair bilgimizi dönüştüreceği gibi “şimdi”yi kavrama tarzımızı değiştirecek ve böylece geleceği inşa etme inancımızı pekiştirecektir.