21 Ekim 2015 Çarşamba, 15:07
Suat Bozkuş
Suat Bozkuş suatbozkus@umutgazetesi.org Tüm Yazılar

Statüko çökerken – Suat Bozkuş

Türkiye daha 7 Haziran 2015 tarihinde bir genel seçim yaptı. Seçimlerden sonra ülkenin ferahlaması gerekirken tam tersi oldu. Seçimler krizi çözmek yerine daha da büyüttü. Ülke kanlı katliamlar içine yuvarlandı. AKP, 7 Haziran seçimlerinden umudunu kesince daha o zamandan katliamlara başlamıştı. HDP yöneticilerini hedef alan suikast girişimleri, binalara yönelik bombalı saldırılar, Amed mitinginde yapılmak istenen katliam kar etmedi. Halk HDP etrafında daha çok kilitlendi. Sonuçta HDP bir seçim zaferi kazandı. AKP ise bırakın anayasayı tek başına değiştirebilecek 400 vekili, tek başına hükümet kurabilecek çoğunluğu bile kazanamadı. AKP’nin 13 yıllık tek parti diktası çöktü. Erdoğan’ın başkanlık hayalleri de suya düştü. Bu sadece Erdoğan ve AKP diktasının sonu değildi. Onların kurduğu sistemin de çöküşü demekti. İşte bu durumda Erdoğan ve AKP’nin umutsuz isyanı başladı. Onlar 7 Haziran seçimlerini bütün sonuçlarıyla birlikte geçersiz kılmak için karşı saldırıya geçtiler. Daha doğrusu 7 Haziran’dan önce başlattıkları ama başarısız olan saldırılarını daha kapsamlı olarak yeniden başlattılar. Erdoğan büyük bir pişkinlikle “Kim ne derse desin, sistem fiilen değişmiştir” diyor. Yani “Halk ne derse desin ben başkanlık sistemine geçtim. Herkes bana biat etmelidir” diyor. Biat etmeyen, direnen halka karşı da hukuk dışı bir imha savaşı başlatmış bulunuyor. Seçimlerden sonra halkın iradesini yansıtan bir koalisyon yerine seçim hükümeti adı altında tek parti diktasının sürdürülmesi bunun içindir. Bir formalite olarak kurulan, geçici bir niteliğe sahip olan seçim hükümeti fiili başkanlık sisteminin bir örtüsü-kılıfı haline dönüşmüştür. Bu hükümet eliyle içte ve dışta bir savaş politikası izlenmektedir. O günden sonraki sayısız cinayetler ve Suruç Katliamı, Cizre’den Dersim’e, Amed’e kadar birçok şehrin kuşatılarak, sokağa çıkma yasağı ilan edilerek halka zulmedilmesi alenen sürmektedir. Bu zulüm zincirinin en son ve en üst halkası Ankara Katliamı olmuştur. Savaşa karşı barış ve çözüm isteyen halka yapılan saldırı sonucu yakın tarihin en büyük sivil katliamı yapılmıştır.

Bu katliamlar zincirinin kısa erimli amacı 1 Kasım seçimlerinde halkın oylarını şu ya da bu biçimde gasp etmektir. Ama daha önemlisi tüm ezilenlerin birleşmesini engellemek, onları susturmak ve teslim almaktır. Çünkü çöküş süreci sadece AKP diktasının değil, tek-tek-tekçi statükonun çöküşüdür. Erdoğan ve AKP çetesi yolsuzluk-hırsızlıklardan katliamlara kadar o kadar çok suça batmıştır ki, kendilerini kurtarmak için iktidarı kaybetmek istemiyorlar. Devlet içindeki kirli çeteler de sistemi sürdürebilmek için AKP ile her türlü kirli işbirliğini yapıyorlar. Bu anlamda AKP ile kader birliği yapıyorlar. Sistemlerinin yıkılması ve hesap verme korkusu bu iki kesimi birleştiriyor. Ancak bugün suç ortağı olarak birleşenler, yarın başarısızlığa uğrayınca suçu birbirlerine yıkmak için her türlü melaneti yapacaklardır. Yakın tarihe kadar can ciğer kuzu sarması olan AKP-Cemaat ilişkilerinin hazin sonu bu konuda bir ibret vesikasıdır. AKP içinde ve çevrelerinde başlayan hırlaşmalar boşuna değildir. Ama şimdilik iktidar nimetleri etrafında birleşen AKP ve devlet(ordu) ittifakı son kozlarını da oynayıp kaybedene kadar halka saldırmaya devam edecektir. Bu kanlı ve kirli işbirliği halk tarafından bozguna uğratılmadıkça iktidarı kendiliğinden bırakıp gitmeyecektir. İktidarda kalabilmek için de her türlü yolu denemişlerdir, deneyeceklerdir. “Biz batarsak memleket de, vatan da, millet de batsın” kafasıyla halka her türlü şantajı, tehdidi yapmaktadırlar.

Bütün bunlar sistemin iyice çürüdüğünü göstermektedir. Sistem kendi yasalarını da, mahkemelerini de bir kenara atıp kuralsız ve vicdansız bir dikta rejimine dönüşmüştür. 7 Haziran sonrası süreçte Cizre, Şırnak, Nusaybin, Lice, Silvan, Bismil, Dersim, Amed başta olmak üzere birçok şehirde sivil halka yapılan insafsız katliamlar gözler önündedir. Vali ve kaymakamların bile tanımadığı kişiler halkı tarayıp öldürebilmektedir. Batıda ise Erdoğan’a yakınlığıyla bilinen mafya bozuntuları açıkça miting düzenleyip halkı tehdit etmektedir. Herhalde TC tarihinde bunların bir örneği yoktur. Bütün bunlar sistemin çürümüşlüğünü gösteriyor. Bir sistem bu kadar bozulup çürümedikçe yıkılmaz. Eskisi çürüyüp yıkılmadan da yeni bir sistem doğmaz. Türkiye halkları çürümüş, kokuşmuş soygun ve katliam sisteminde yaşamaya mahkum değildir.

Yıkılması gereken sadece Erdoğan-AKP diktası değildir. Onların ayakta tutmaya çalıştığı tekçi- inkarcı- imhacı sistemin tümüdür. Egemenler de sistemi sürdürmek için hepsi de birleşip her türlü saldırıyı, baskıyı yapmaktadır.

Bu kriz nasıl aşılacaktır?

Ya bütün farklılıklar kışkırtılıp toplum ulusal, dinsel ve mezhepsel farklılıklar temelinde birbirine kırdırılacak, birbirine boğazlatılacak ya da demokratik siyasi bir çözüm bulunacaktır.

Erdoğan ve AKP’de somutlanana egemen dikta sistemi birinci yolu seçmiştir. Varlığını halkı birbirine kırdırarak teslim almaya bağlamıştır.  HDP ise, yeni yaşam projesiyle tüm farklılıkların eşitlik, özgürlük temelinde ve anayasal yurttaşlık kimliğiyle bir arada yaşamasını önermektedir. 2013 Newroz’unda Öcalan’ın çağrısıyla başlayan ve 28 Şubat Dolmabahçe mutabakatıyla sonuç aşamasına gelen siyasi çözüm süreci Erdoğan tarafından sabote edildi. 7 Haziran seçimlerinde halk Erdoğan’ı değil, çözüm sürecini destekledi. Ama buna rağmen Erdoğan ve AKP çetesi çözümde değil savaşta inat ediyor. 7 Haziran sonrasında Suruç katliamı ve birçok cinayetle yeniden savaş sürecine girildi. Sadece Kandil’e ve Özgürlük gerillalarına değil, sivil halka yönelik olarak da kanlı saldırılar başladı. Erdoğan ve AKP elebaşıları kanlı bir imha senaryolarını açıkça dillendiriyorlar. Bu kanlı saldırıların ilk amacı seçimlerde HDP’yi safdışı edip HDP vekillerini kapmaktır. Ama esas amacı seçim sonrasında imha saldırılarına geçmektir. Bu nedenle HDP’de birleşen tüm ezilenler de bütün saldırılara, hilelere, olası hırsızlık ve gasplara rağmen 1 Kasım’dan zaferle çıkmak ve AKP çetesine dur demek zorundadır. Bu görev başarılsa bile AKP çetesinin vazgeçeceğini, kaderine razı olacağını beklememek gerekiyor. AKP çetesi birleştiği devlet destekli çetelerle birlikte seçim sonuçlarını geçersiz kılmak ve diktasını sürdürebilmek için her türlü hukuk dışı yola başvuracaktır. Bu da savaşın şiddetlendirilmesi ve her türlü insanlık dışı zulmün artması demektir.

Bu nedenle halklarımızın her yerde özyönetim ve özsavunma örgütlenmesini oluşturması gerekiyor. Bu sadece Kürdistan’da değil, Türkiye’nin her yerinde acil bir görev haline gelmiştir. Geçmişte devrimci hareketlerin Halk Komiteleri, Direniş Komiteleri, Halk Meclisleri, konseyler vb. adlarla oluşturdukları örgütlenmeler olmuştu. Bunların deneylerinden de yararlanıp günümüze uygun örgütlenmeler yaratmak şarttır. Mevcut sistemin ekonomik, idari, adli, siyasi, sosyal tüm kurumlarıyla çürüdüğü bir süreçte halk kendi kurumlarını oluşturmak zorundadır. Yoksa baskı ve zulüm sistemi tüm halkı köleleştirip çürütecektir.

Hem 1 Kasım seçimlerini kazanmak hem de 1 Kasım sonrası AKP darbeciliğinin planlarına karşı hazır olmak gerekiyor. Tüm ezilenlerin demokrasi, özgürlük ve barış mücadelesinin kazanması için bu yaşamsal öneme sahip bir şarttır.