Son Dakika
22 Mayıs 2017 Pazartesi
09 Ekim 2015 Cuma, 17:03
Aslı Güneş
Aslı Güneş asligunes@umutgazetesi.org Tüm Yazılar

Seçkin bir “İstanbul Hatırası” – Aslı Güneş

David Harvey’in kültür festivalleri için yaptığı saptama, bütün bir kültür piyasası için geçerli sayılabilir: “Nostaljiyi beslemek, sıhhileştirilmiş kolektif hafıza üretmek, eleştiri yoksunu estetik hassasiyet geliştirmek ve gelecekteki tüm olasılıkları ebedi olarak bugüne saplanıp kalacak olan çatışkısız bir arenaya sıkıştırmak” (Umut Mekânları, s. 207).
Özellikle bestseller anlatılarının, yukarıdaki formüle sadık kaldığı söylenebilir. Ahmet Ümit’in çok satan romanı İstanbul Hatırası da, bu formüle epeyce uyuyor. Burada tartışılması gereken ise, bir romanı bestseller yapan öğeler: Bestseller roman yazarının ideolojik manevraları, estetiği salt bir oyun alanı haline getirirken toplumsal düzeni onayladığı, onunla işbirliği yaptığı yerler… Harvey’in “eleştiri yoksunu estetik hassasiyet” sözü, konusu ve belki de ana kahramanı İstanbul olan bir roman söz konusu olunca daha da önem kazanıyor. Çünkü, Ahmet Ümit’in bu romandaki asıl derdi, bir dönemin, kültürün, tarzın cisimleştiği İstanbul tarihini anlatmak ve kutsamak. Kültürün ve estetiğin idealizasyonu yoluyla belli bir sınıfın hayat tarzına, kaybolan kültürüne ağıtlar yakmak…

Sarayburnu’nda, Atatürk anıtının altında bir ceset… Kurbanın avucunda İstanbul’un Bizans olduğu zamanlardan kalma bir sikke… İlk cinayetten sonra, okur, kâh bu sikkenin anlamını çözmeye çalışan Komiser Nevzat ve yardımcılarından, kâh hem şüpheli, hem de bilirkişi olan Topkapı Müzesi Müdiresi Leyla Barkın’dan tarih dersleri dinleyerek katilin ayak izlerini takip edecektir.

İmparatorların kurduğu kentlerde seçkinler yaşar

Ahmet Ümit’in, romanda Tarihi Yarımada ile sınırladığı İstanbul manzarası, yalnızca turistik geziler için değil, efkârlı bir İstanbul nostaljisi için de uygun ve gerekli bir zemin. Balatlı üç delikanlının, Komiser Nevzat ile çocukluk arkadaşları Demir ve Yekta’nın, dostlukları yalnızca bireysel geçmişlerinin ortaklığına dayanmaz; onları birleştiren asıl güç, her ölümlünün erişemeyeceği bir kültürel ayrıcalık olan İstanbulluluktur, İstanbul’un o herkese ait olmayan tarihidir.
İşlenen yedi cinayette de, İstanbul için önemli işler yapmış imparatorlara göndermede bulunulur. Kurbanlar, İstanbul’un tarihi dokusuna zarar veren girişimciler, onlarla işbirliği yapan bilim insanları, mimarlar vs’dir. Yani, İstanbul’un katilleri öldürülmektedir. Karakterlerin arşınladığı her sokakta imparatorların, sultanların, büyük sanat eserlerinin izleri vardır. Tarih, yüksek zümrenin izini taşıyan kültür ürünlerinin tarihidir. Komiser Nevzat’ın İstanbul nostaljisi, aristokrat sınıfın anlatılarında olduğu gibi, rafine kültürü bozan her şeye, kaba ve görgüsüz burjuvalara ve ayaktakımına nefretle bakar. Tam da bu noktada, “Kültür bir kapitalizm eleştirisi olabilir; bununla beraber, kapitalizm karşıtlarının da eleştirisidir” diyen Terry Eagleton’a kulak vermekte fayda var (Kültür Yorumları). Kültürü, zaman, tarih, iktidar ve sınıflar üstü bir konuma yerleştiren bu anlayış, aslında oldukça sınıfsal bir hayat tarzı tanımının peşindedir. “Kültür tutkudan çok duyarlılığın tarafındadır; başka bir deyişle, öfkeli kalabalıklardan çok bir tarz sahibi olan orta sınıfların” (Eagleton).

Eski solcular sivil toplumcu, İslamcılar tasavvufçu

Tarihi Yarımada seyahatindeki duraklardan biri de Fatih-Çarşamba’dır. Ne var ki, Çarşamba semtinin görüntüsünü ne Batılı okura, ne de Türkiyeli seçkin okura izah etmek mümkündür. Siyaseten doğruculuktan uzak orta sınıf tepkileri Komiser Yardımcısı Ali’nin ağzından dile getirilir: “Burası Türkiye’den çok İran’a benziyor Başkomiserim… Bu insanlar…Ya baksanıza, kadını erkeği, herkes bir tuhaf burada.” Bu sözler üzerine, Komiser Nevzat, “turist rehberi” kimliğinden ‘kanaat önderi’ kimliğine geçerek “Çarşamba kültürü” sorununa bir çözüm bulur. Tarih öğretmeni annesinin bir zamanlar vermiş olduğu bilgilerle Ali’yi ve de kendisini rahatlatmaya çalışır: Semtin siyah çarşaflı, çember sakallı görüntüsünün tarihsel bir arkaplanı vardır aslında. Ezelden beri dinlere evsahipliği yapan bu bölge, şimdi de Müslümanların eline geçmiştir. Bu açıklamayla, Çarşamba tarihsel olarak İstanbul nostaljisine bağlanmış olur ama halledilmesi gereken bir sorun daha vardır: Radikal İslam. İstanbul’un salt kültürel bir varlığa indirgenmesi gibi, İslam da kültürel bir kimlik kazanmalıdır ki, hafızanın süzgeçlerinden geçebilsin. “Çokkültürlülük” güzellemesi İslam düşmanlığına izin vermeyeceği için, İslam’ın tüm siyasi içeriğinden kopartılıp kültüre ve estetiğe eklemlenmesi gerekir. Osmanlı’dan bu yana, İslam’ı liberal hümanizm sınırları içerisinde görmek isteyen aydınların tipik tavrıdır bu. Bu yüzdendir ki, cinayet şüphelilerinden, Afganistan’a gidip Mücahitlerle birlikte savaşmış olan Ömer, nedamet getirip tasavvufa bağlanır. Böylece, İstanbul nostaljisinin ve turizminin “Mevlevi” yönü de tamamlanmış olur.

Yine şüphelilerden biri olan eski solcu militan Namık Karaman da, doğru yolu bularak, tüm muhalifliğini İstanbul’u Savunma Derneği’nde sivil toplumun emrine koşmuş ve böylece “uygar ya da gelişmiş olmak, incelikli duygular, ılımlı tutkular, hoş tutumlar ve açık görüşlülükle kutsanmış olmak” (Eagleton) anlamına gelen kültürün sahiplerinden biri haline gelmiştir.

Son imparator

Yedinci cinayet işlendikten sonra katiller de ortaya çıkar: Komiser Nevzat’ın çocukluk arkadaşları şair/mimar Yekta ve veteriner Demir. Cinayetlerin planlayıcısı Yekta’dır. Üç yıl önce, Âdem Yezdan’ın yaptırdığı bir sabotaj sonucu çöken sarnıç duvarının altında kalıp ölen karısı Handan ve oğlu Umut’un intikamını almak için işlemiştir cinayetleri. Handan’a âşık olan Demir de yardım etmiştir Yekta’ya. Kitabın başında, kültürcülüğün önemli sembollerinden Yahya Kemal’in “Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul” dizesiyle selamlanan şehir, yine bir şairin, Yekta’nın silahıyla savunulur. Böylece Ahmet Ümit, estet tavrını bir başka sembolle perçinlemiş olur. Sanat, kurtarıcı mertebesine yükseltilirken idealizmin ve seçkinciliğin doruklarına varılır.
Yekta ve Demir, cinayetleri İstanbul için işlemişlerdir aslında; İstanbul’un intikamını almak istemişlerdir. Üstelik, tarih öğretmeni annesinden ve edebiyat öğretmeni babasından İstanbul mirasını devralan Nevzat da, “barbarları” öldürmek konusunda arkadaşlarıyla aynı fikirde olduğunu, sarhoş olduğu bir akşam ağzından kaçırıvermiştir. Son kurban olan Hakkârili Kürt turizmcinin cesedi de, elinde 1935 tarihli bir madeni parayla, başlangıç noktasına, yani Sarayburnu’ndaki Atatürk anıtının altına bırakılmıştır. Paranın üzerindeki tarih, “sivil giysiler içinde, ellerini beline dayamış, düşünceli gözlerle mavi sulara bakan” Atatürk heykeli kadar manidardır: Erken Cumhuriyet’in, yani bir anlamda ‘gerçek Kemalizm’in sonu… Heykel de ilk Atatürk heykelidir zaten. Her şey, Cumhuriyet’in özünü işaret etmektedir. Kurbanların, Atatürk anıtının önüne bırakılmalarının nedeni anlaşılmıştır artık. Zaten, her cinayet için bir epizod yazan Yekta, sonuncu epizodunu bir imparatorun adıyla başlatmaz; bölümün başlığı ‘Bizim İstanbul’umuz Çalınmış Umutların Şehri’dir. Kemalizm’in Seçkinci ideolojisi de, seçkin İstanbulluların “son imparatoru”dur. Üç arkadaşın sisli bir İstanbul akşamında gördükleri şehir, Yahya Kemal’in tepeden gördüğü şehrin aynısıdır: “İstanbul’a bakıyorduk denizden. Kral Byzas’ın efsanevi ülkesine, Konstantin’in imparatorluk başkentine, II. Theodosius’un taştan bir gerdanlığı andıran surlarına, Jüstinyen’in benzersiz Ayasofya’sına, Fatih’in cihanı yönettiği Topkapı Sarayı’na, Kanuni’nin muhteşem Süleymaniye’sine.”

Galiba, “tepeden” bakınca, İstanbul “Kültür Başkenti 2010” oluyor. Bestseller dediğimiz şey de, neresinden bakarsak bakalım, iyi bir ‘polisiye’ olmasa da iyi bir ‘proje’ değil midir zaten?