Son Dakika
22 Mayıs 2017 Pazartesi

Özgür Müftüoğlu: “Türkiye’de darbeler siyasi yapıyı dizayn etmek üzere yapılmıştır”

Umut Gazetesi olarak akademisyen ve yazar Özgür Müftüoğlu ile 15 Temmuz darbe girişiminin Türkiye’ye ve Türkiye ekonomisine olacak etkileri üzerine konuştuk. Müftüoğlu, burjuva demokrasisinin olmazsa olmaz ilkesi kuvvetler ayrılığı ilkesinin göz ardı edilerek bunların tek bir elde toplanması gibi etkenlerin sonucu Türkiye dış müdahalelere açık hale gelmiştir, dedi

08 Ağustos 2016 Pazartesi, 15:22

1.Türkiye’de geçmişte gerçekleştirilen askeri darbelerin siyasete, ekonomiye, topluma ve sınıf mücadelesine etkileri neler olmuştur?

Her şeyden önce şunu belirt­mek gerekir ki kapitalist ülkelerde darbeler, genellikle bir ekonomik kriz ardından mevcut siyasi yapı­nın (iktidar, muhalefet, bürokratik kurumlar vs) yeni sermaye birikim rejimine entegrasyonu sağlaya­maması nedeniyle gerçekleştirilir. Örneğin Türkiye’de 27 Mayıs 1960 darbesi dönemin birikim rejimi olan Fordist birikim rejiminin ge­reği olarak kabul edilen Keynesyen sosyal devlet anlayışına; 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat darbeleri ise neoliberal politikalara entegras­yonu sağlamak üzere siyasi yapıyı yeniden dizayn etmek üzere yapıl­mıştır.

27 Mayıs darbesiyle Türkiye’de sosyal devlet ilkesi, grevli toplu sözleşme hakkı gibi emek­çiler için olum­lu sayılabile­cek bir takım haklar ana­yasada yer bulur­ken; talep artı­şı sağlanmış, sermayeye yeni yatırım alanları açılmış ve devletin de teşvikleriyle Koç, Sabancı, Eczacı­başı gibi şirketler büyük sıçrama yapmıştır. Yani 27 Mayıs darbe­siyle işçi sınıfı bir takım kazanım­lar elde etmişse de esas kazanan sermaye olmuştur. 12 Mart dar­besi, kapitalizmin krize girdiği, talep yönlü, sosyal devlet rejimin­den uzaklaşıldığı bir dönemde gerçekleşmiştir. Özellikle 1960’lı yılların ortala­rından itibaren yükselen işçi sınıfı mücadelesi emekçilerin haklarını hedef alan bu politikaların yaşam bulmasına olanak vermemektedir. Bunun en açık örneği, DİSK’i işlev­sizleştirerek işçilerin örgütlenme hakkını sınırlandırmayı amaçlayan yasalara karşı işçi sınıfının 15-16 Haziran 1970’te gösterdiği büyük dirençtir. 12 Mart cuntası, işçi sını­fının ve onunla birlikte yükselen sosyalist hareketi hedef alarak gerçekleştirilmiştir. Ancak cunta, nihai amacına ulaşamamış, işçi sınıfı hareketi ve sosyalist hare­ket 1973 sonrasında çok daha güçlenmiştir. İşçi sınıfının güçlenmesi ve elde ettiği hak­lar, Türkiye burjuvazisini ve uluslararası kapitalist güçleri rahatsız etmiş; 24 Ocak 1980 kararlarıyla hükümet tarafın­dan kabul edilen neoliberal ya­pısal uyum programının yaşa­ma geçirilebilmesi için 12 Eylül darbesi gerçek­leşti­ril­miştir. 12 Eylül cuntası, DİSK’i kapattığı gibi anayasayla da tüm hak ve özgürlükler gibi işçi sını­fının kazanımlarını da ortadan kaldırmıştır. 12 Eylül darbesinin işçi sınıfını ve diğer demokratik güçleri baskı altına alması sayesin­de neoliberal politikalar, 36 yıldır iktidarda yer alan tüm hükümetler tarafından uygulanmıştır. 1990’lı yıllarda neoliberal politikalar sek­teye uğramışsa da 28 Şubat darbe­si sayesinde bu da aşılmıştır.

2.Türkiye’de 12 Eylül’den sonra 36 yıl sonra bu kadar açık bir darbe girişimi olmuştur. Sizce Türkiye’de 36 yıl sonra bu yapılan 15 Temmuz darbe girişiminin koşulları nasıl oluştu?

AKP, 14 yıllık iktidarı dönemin­de neoliberal politikaları büyük bir istekle uygulamış, bir taraftan emeğin sınırsızca sömürüsünün önünü açarken diğer taraftan kamusal alanı (su, toprak, deniz vs) ve kamu hizmetlerini (eğitim, sağlık, sosyal güvenlik vs) tama­men sermayenin hizmetine sun­muştur. Bunu yaparken de devletin tüm ideolojik (eğitim, diyanet, hukuk vs) ve baskı araçlarını bu yönde kullanmıştır. Ancak son yıllarda kapitalizmin derinleşen krizi ve küresel rekabetin giderek art­masıyla emek ve doğa sömürüsünün de arttırılması ihtiyacı ortaya çıkmıştır.

Bu da Gezi direnişi başta olmak üzere gerek işçi direnişleri gerekse suya, toprağa sahip çıkmayı amaç­layan direnişler giderek yaygın­laşmıştır. Öte yandan başta Suri­ye’de olmak üzere dış politikadaki yanlışlar ve Kürt sorununda çözüm sürecinin sona ermesi AKP’nin iyiden iyiye yıpranmasına yol açmıştır. 7 Haziran seçimlerinde bir iktidar alternatifinin oluşturul­masına yönelik çabaların yaratılan çatışma ortamıyla engellenmesi, siyaseti önemli ölçüde çıkmaza sürüklemiştir. Anayasa ve başkan­lık sistemi tartışmaları, burjuva demokrasisinin olmazsa olmaz ilkesi olan yasama, yürütme, yargı erklerinin ayrılığı ilkesinin göz ardı edilerek bunların tek bir elde Cumhurbaşkanı’nda toplanması gibi etkenlerin de katkısıyla Türki­ye’de siyasi yapı dış müdahalelere açık hale gelmiştir. Sonuç olarak da 1970’li yıllardan itibaren devlet içinde yapılanmaya çalışan Gülen cemaati, iddialar doğruysa, bir takım iç ve dış güçlerden de destek alarak 15 Temmuz darbe girişimini gerçekleştirmiştir.

3.15 Temmuz’da yapılan darbe girişimi balarılı olsaydı ne gibi sonuçları olacaktı? Darbe girişimi başarısız oldu bundan sonra ne gibi sonuçları olacak?

15 Temmuz darbe girişimi eğer başarılı olsaydı, AKP Hüküme­ti’nin 14 yıldır yapmaya çalıştığı ve emek, doğa karşıtı uygulamaları içeren politikaları demokrasi ve hukuku tamamen ortadan kal­dırarak bir darbe rejimi anlayışı içerisinde yaşama geçirmeye çalı­şacaktı. Öte yandan ileri sürülen bir takım iddialara göre Türkiye, Suriye ve Irak’ta sonu belli olma­yan bir savaşın içerisine sürükle­necekti. Kısacası bu darbe girişimi doğrudan işçi, emekçi kesimleri hedef almıyor gibi gözükse de darbenin getireceği cunta rejimin­de en ağır bedeli yine işçi, memur, köylü, küçük üretici öderken bu işten kârlı çıkan emeği, doğayı çok daha kolayca sömürme olanağı bu­lan ulusal ve uluslararası sermaye olacaktı.

15 Temmuz darbe girişimi başa­rısız oldu. Hükümet, darbe girişi­minde bulunanları devlet içinden ayıklamak, cezalandırmak ve bir başka darbe olasılığını ortadan kaldırmak gerekçesiyle tüm Türki­ye’de OHAL ilan etti. OHAL demok­ratik, hukuk düzeninin, devletin güvenliği ve kamu düzenini tehdit eden koşullarda, bir süreliğine bu tehdidi bertaraf edecek önlemle­rin alınması için başvurulan bir mekanizmadır. Oysa 21 Temmuz’da Resmi Gazete’de yayınlanan OHAL kararına ilişkin ilki 23 Temmuz’da olmak üzere yayınlanan KHK’ler sadece darbe yaptığı iddia edilen örgütleri değil, tüm toplumu baskı altında tutacak geniş bir içeriğe sahiptir. Hal böyle olunca akıllara bu sürecin sermayenin beklentili­si olan ve geniş emekçi kesimleri ve doğa savunucularını etkileyen düzenlemelerin yaşama geçirilme­sini sağlayacak bir baskı mekaniz­masının da aracı olup olmayacağı gelmektedir. Başka bir söyleyişle darbecilerin nihai hedeflerinin emek ve doğaya yansımalarının OHAL ile yaşam bulması durumu akıllara gelmektedir. O zaman da “ne darbe ne OHAL” sloganı emek­çiler ve doğa savunucuları için son derece anlamlı hale gelmektedir.

4.Darbe girişimi sonrası ilan edilen 3 aylık Olağanüstü Hal’in topluma etkileri neler olacak? Bu süreçte gerçek anlamdan darbe ve darbeler ile yüzleşme mi olacak yoksa toplumsal muhalefete bir saldırıya mı dönüşecek?

Türkiye’de 15 Temmuz öncesin­de de burjuva demokrasisinin dahi “olağan” sayılabilecek koşulları söz konusu değildir. Dokunulmazlıkla­rın kaldırılmasıyla birlikte yasama organı olan parlamentonun bağım­sızlığı önemli ölçüde zedelenmiştir. HSYK’nın yapısındaki değişiklikler ve Cumhurbaşkanı’nın doğrudan müdahaleleri yargı bağımsızlığı konusunda da endişeleri arttır­mıştır. Fiili başkanlık uygulamaları ise anayasal yürütme organı olan hükümeti işlevsiz hale getirmiştir. Zaten olağan olmayan koşulların üzerine bir de Olağanüstü Hal ilan edilmesi, demokratik işleyiş üze­rindeki kaygıları daha da arttır­maktadır.

OHAL öncesi koşullarda gerek yasalar gerekse hükümetin bu yasalara ilişkin uygulamaları ve ge­rekse de bürokratikleşerek siyasi iktidarın güdümüne giren anlayı­şıyla sendikalar, işçi sınıfının hak ve çıkarlarını savunacak mücadele örgütü olma işlevlerini önemli ölçüde kaybetmişlerdir. “Ola­ğan” hallerde dahi işlevini yerine getiremeyen (DİSK ve KESK kıs­men bunların dışında tutulabilir) sendikalardan “olağanüstü” hal­lerde bir şeyler beklemek gerçek değildir. DİSK ve KESK’in önümüz­deki süreçte etkisi ise üyelerine ve diğer emekçilere ulaşmada izleyecekleri yöntemin başarısına bağlı olacaktır. Eğer tüm emekçi kesimleri kapsayan doğru strateji ve taktikler izlerse bu sendikaların sadece emekçilerin değil Türki­ye’de demokrasinin sağlanmasında önemli işlevler üstlenebileceğini düşünüyorum.

Ekonomik kriz hala hazır­da sürmektedir ve tüm dünyada giderek derinleşmektedir. Zaten egemenlerin derdi de krizi ortadan kaldırmak değil, sürdürülebilir hale getirmektir. Krizin sürdürü­lebilir olmasının koşulu da emekçi kesimlerin buna razı edilmesidir. İşte darbe, OHAL vs. demokrasiden uzaklaşılan her durum emekçi­ler başta olmak üzere kapitalist sömürünün hedefinde olan tüm toplum kesimleri için rıza sağlama yoludur. Buna karşı durabilmenin yegane yolu sınıf bilinciyle örgüt­lenmek ve mücadele etmektir. Aksi halde emeğimizi de doğamızı da yaşamımızı da savunabilmemiz ve daha iyi bir yaşam için mücadele edebilmemiz mümkün değildir.