Son Dakika
22 Mayıs 2017 Pazartesi
21 Ağustos 2016 Pazar, 13:40
Suat İncedere
Suat İncedere suatincedere@umutgazetesi.org Tüm Yazılar

“Kızıma öyle Bir İsim Vereceğim Ki…”

Doğa-Evren insan aklını belirleyen onu üreten aklının belirleyen onu üreten aklın kendisinden başka bir şey değildir. İnsanın tüm zihinsel dünyasında evreni-doğayı bulmak mümkündür. Bu anlamıyla insanın evrenin zihinsel varlığı olduğunu söyleyebiliriz. Toplum-toplumsallıkta düşünceyi belirleyen ve onu üreten insan aklından başka bir şey değildir. Düşünceye toplumsallığın insan aklındaki yansımasıdır dersek yanlış olmaz.

Düşünce dili, dil de soyut düşünebilme yeteneğini geliştirmiştir. İnsanın doğa karşısında ki maddi-manevi bütün üretimleri aynı zamanda onun kültürün de olur. İnsan, doğa karşısındaki bu maddi-manevi kültürel üretimlerine bir isim verir. İnsanın bu özelliği onu diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerden de biridir. İsim, toplumsal doğadan insan zihnine yansıyan düşüncedir. Böylece insan içinde bulunduğu kültürel ortama göre bu isimlere anlamlar yükler. Anlam yüklü bu isimler toplumsal kültürün kodlarını da içinde barındırır. Bu sebeple isim deyip geçemiyoruz. İsim insanın her şeyini belirlemez. Bütün yönleriyle onu izah etme olanağı sağlamaz ama az da olsa onun kültürel dünyasına anlamamıza olanak sağlayan kapıları da aralar. Bu çerçeve de fazla derinlere inmeden ismin toplumsal kültürdeki yerine kısaca değinip ezilenlerin özgürlük diyalektiğinden bakarak, Cizreli Leyla’nın çığlığını anlamaya çalışacağız.

İnsanı kuşatan kültür onun her şeyini belirler. Toplumsal ilişkiler değiştikçe toplumun kültürel dünyası da değişir. Toplumsal kültürün değişmesi yalnız zamanda düşünceyi ve düşünme biçimlerini de (düşünüş biçimi) değişimini tetikler. Toplum bu yönüyle saat tıkırında işleyen canlı bir mekanizma gibidir. Geleneğin tarih boyunca bu kültür ve deneyim birikimlerini yeni kuşaklara aktaran bir işlevi olmuştur. Karınca hızıyla değişime uğrayan gelenekler durağan olmamakla beraber toplumsal değişime de ayak uydururlar. Gelenek ne kendini toptan inkar eder ne de değişime kapılarını tamamen kapatır. Gelenek, geçmişin izlerini de içinde taşıyan yeni sentezlere gebe düşüncenin evrim tarihi gibidir.

Birçok dilde coğrafya isimleri, doğa olayları, üretim araçları, alet, edavat  gibi maddi; düşünce gibi manevi kavramasal yaratılar eril yada dişil olabilmektedir. Bir nesneye ya da düşünsel kavrama verilen ismin eril ya da dişil olması bizi binlerce yıl öncesine götürür. Nesnelere cinsel kimlik kazandırma çabası toplumsal ilişkilerden bağımsız ele alınamaz.

Nehrin, dağın, taşın, denizin,  ağacın, baltanın, çıkrığın cinsiyeti yoktur. Nesnelerin insan zihnindeki eril-dişil ayrımı tolum kültürünün düşüncedeki tahayyülüdür. Doğanın cinsel kimliğe göre tasnifinin kadın-erkek arasındaki iş bölümü sonucu açığa çıkma olasılığı güçlüdür. Düşünce ve davranış birbirinden ayrılamaz diyalektiğini hatırlarsak doğanın cinsel kimliğe göre tasnifini anlamada zorluk çekmeyiz. Dolayısıyla kadın-erkek arasındaki iş bölümü insan zihninde de doğayı, evreni cinsiyetçi bir temelde algılamanın düşünmenin yolunu da açmış olur. Artık doğanın cinsiyeti olduğu gibi düşüncenin de bir cinsiyeti vardır.

Görüldüğü gibi isim deyip geçemiyoruz. İçine girdikçe kendimizi insanlık tarihinin zorlu ve tozlu patikalarında buluyoruz. İnsanın doğa karşısındaki bütün yaratılarının aynı zamanda onun kültürü olduğu gerçeğini hatırlarsak, ismin de kültür içindeki yerini ve ürettiği anlamlarını çözümleme de zorluk çekmeyiz.

Erkek egemenliği tarih boyunca iktidar aracılığıyla kendini gerçekleştirmiştir. Erkek egemenlik ve iktidar olgusu birbirini tamamlayan bir bütünün iki farklı yönüdür. Bir paranın iki yüzü gibidir. İktidarda somutlaşmış erkek egemenliği tarihi aynı zamanda kadının toplum dışına itilişinin, sömürülmesinin ve köleliğinin de tarihidir. İktidarlar tarihi, toplumun erkek merkezli örgütlenmesinin ve yönetilmesinin de tarihidir. İktidarlar tarihi kişi çıkarının toplum çıkarı üzerinde tutulmasının; sömürünü, zorbalığın, despotluğun, çürümenin, yozlaşmanın erkek eliyle gerçekleştirildiği kirli bir tarihidir. İsimlerde bu tarihinde ruhunu bulmak ve izlerini sürmek mümkündür. Hanedanlık, beylik, devlet, aile, soy, aşiret isimlerinde hep erkeğin esas alındığı görülür. Bu toplumun erkek merkezli örgütlenmesinin bir sunucudur.

Kimi kabile toplumlarında toplu üyesi bireye isim verilmesinin şekli bugün alışageldiğimiz biçimlerden farklıdır. Genelde komün üyesi bireye isim verilirken ya onun kişilik özelliklerini öne çıkaran yada kişinin başından geçen bir olaya vurgu yapan bir isim topluluk tarafından benimsenir. Bugün köylerde mahallelerde halk toplulukları içinde kişinin bir özelliğine vurgu yapan lakap takam geleneği bu geleneğin bir davamı sayılabilir. Burada kişini isimle bütünleştiği görülür. Kişiyle isim arasında bir bağ kurulur. İsim bireyin kişilik kartı gibidir. İsmi kişiliği(kimliği), kişiliği de ismi olur.

İktidarı kendinde somutlaştırmış despot, bencil toplum düşmanı uygar insanda ise tam tersi bir durumun odluğu görülür. İktidar, kişiliğin parçalanmasının çözülmesinin ve yozlaşmasının zirvesidir. İnsan-doğa düşmanlığının tapınağı sağlam çarkı olmayan bozuk düzenin motor gücüdür. Tolumun üzerinde ve ona yabancı bir güç haline gelmek kişilik(insan) özelliklerini yitirmekle mümkündür. Kişinin toplumdan çıkageldiğini insan-toplum diyalektiğini göz önüne aldığımızda rahatlıkla bu sonuca ulaşabiliriz. Şairin “Bir ağaç gibi tek ve hür / ve bir orman gibi kardeşçesine“ dizeleri toplum-kişi ilişkisini çok güzel bir şekilde ifade etmektedir.

İktidarlar kendini seri halde üretirler. Henryler’den, Charelsler’den, Napolyonlar’dan, Selimler’den, Muratlar’dan, Abdülhamidler’den ve benzerlerinden seri halde vardır. I. Henry, II. Henry gibi… Sonra gelen isminin önüne gelen bir numaradan ibaret. İktidarın kişiliksizliğinin kişiliği sadece bir numara ile ifade edilir. Kişiliksizlik, insan-toplum karşıtlığı bir numarada hayat bulur. İktidar koltuğu gelenin gideni aratmadığı kişilik değirmeni gibidir. Kendini sürekli üreten iktidar, kişiliksizliğini de bu üretir.

İnsanı kuşatan kültürün onun her şeyini belirlediğini ve geleneğinde bu kültürü sonraki kuşaklara taşıyan bir işlevinin olduğuna dikkat çekmiştik. Dolayısıyla her toplumsal değer topluluğun içinde yaşadığı kültürel ortamdan çıkagelir.

Alevi kültürünü benimseyen bir topluluk çoğunlukla çocuklarına kendi kültürünün içinde olan isimleri verir. Ali, Haydar, İlyas, Zarife, Sultan gibi… İslam kültürünü hakim olduğu coğrafyalarda yine bu kültürün içinde olan isimler yaygın olarak kullanılır. Abdullah, Ayşe, Fatma vb… Bir anlamıyla da isimler temsil edilen kültürün kimlik kartları gibidir. Aynı durum diğer insan grupları içinde geçerlidir.

Ulus devletlerin, ulusçuluğun ortaya çıkmasıyla birlikte ulus kültürünün toplumsal aidiyete baskın bir rol oynadığı görülür. Ulusçuluğun, ulus kültürünün isimler üzerindeki etkisi rahatlıkla gözlemlenebilir.

İsim sadece din, ulus aidiyetinin kültürel kimlik kartı rolünü oynamaz. Ezilenlerin özgürlük diyalektiğinden bakıldığında ezilenlerin özgürlük arayışlarının, özlemlerinin isimler üzerinden sembolize edildiği de görülür.

İslam kültürünün Kürdistan’daki yoğun ve yaygın etkisini isimlere bakarak gözlemlemek mümkündür. Yaygın olarak kullanılan Abdullah, Abdülrezzak, Abdülrahim vb. isimler İslam kültürünün Kürdistan’daki etkisini göstermektedir. Kürdistan’da özgürlük mücadelesinin gelişmesi, toplumsallaşması ve Kürt ulusallaşmasının kendini gerçekleştirmesiyle birlikte bu durumda niteliksel bir değişimin de yaşandığı görülmektedir. Sömürgeciliğin temellerini sarsan Kürdistan özgürlük mücadelesi Kürt halk kültürünü de devrimci anlamda bir değişime uğratmıştır. Bugün devrim kuşağı gençliğin isimlerine bakacak olursak özgürlük mücadelesinin Kürt halk kültüründe edindiği saygın yeri de görmüş oluruz. Arin, Bahoz, Zilan, Helin, Beritan, Rohat, Rojda vb. gibi ilk akla gelen isimler yeni Kürt halk kültürünü temsel eden semboller olarak da görülebilir. Kürt halk gerçekliğindeki bu değişimi özgürlük mücadelesinin geniş halk kesimleri tarafından benimsenmesiyle ve kendi kültürünü yeniden yaratma çabasıyla izah edebiliriz.

Devrimci öncü kadroların isimlerinin sonraki kuşaklara verilemesini sıradan bir iş olarak görmemek gerekir. Örnek alınan isimden öte o ismin ardında temsil edilen kişiliğin ve o kişiliğin özgürlük bilinci olduğunun altını çizmekte fayda var. Deniz, Mahir, İbrahim, Ulaş, Beritan, Zilan, Arin gibi isimler ve daha niceleri isim olmanın da ötesinde özgürlük bilinci ve kültürünü yeni kuşaklara taşıma rolü ve misyonunu da üstlenmektedirler. Ezilenlerin kültürel mirası bu isimlerin ardındaki kişiliklerde saklıdır. Bu isimlerin ardındaki güç tarihin akışını değiştirebilme ve ona yeni bir yön verebilme kudretine da sahip yegane güçtür. İşte bu yüzdendir ki bu isimler ezilenlerin kültüründe saygın bir yere sahiptir.

Tarihin tozlu ve zorlu patikalarında hızlı bir tur attık. Ve yolumuz Cizre’ye çıktı. Kalpsiz dünyanın kalbinin kan revan içinde attığı yenilmezlerin yurdu Cizre’deyiz. Kişiliksizliğe karşı kişiliğin, toplum düşmanlığına karşı toplumun, modern köleliğe karşı özgür yaşamın onurun, erdemin sarsılmaz bir irade ile son ferdine kadar savunulduğu Komünarlar’ın kahramanlık destanının yurdu Cizre’deyiz. Yenilgi ancak düşman iradesini kabul etmekle, ona boyun eğmekle mümkün olur. Cizreli Komünarlar iradelerini düşmanlarına teslim etmemişlerdir. Yok olma pahasına son fertlerine kadar direnerek özgürlük bayrağını ardıllarına emanet etmişlerdir. Yenilen ve tarihin her zaman yenilgiye mahkum ettiği iktidar soylu kişiliksizler ordusunun, korkuları olmuştur. Yenilgi faşist cellatların kendi gölgeleri gibi onları peşi sıra takip eden kaçınamayacakları kaderleridir.

Yenilmezler yurdu Cizre’de bir kadının çığlığı göğe yükseliyor. Top, tank bombardımanı altında erken doğum yapmış Cizreli bir kadın; adı Leyla. Burjuvalar ana karnındaki çocuğa sanatçı yönleri gelişsin, hayat sanatçı duyarlılığıyla bakabilsin diye klasik müzik dinletirler. Cizre’nin çocukları ise ana karnında tank, top, silah seslerini dinleyerek dünyaya gözlerini açıyor. Cizre’nin çocukları vahşeti, savaşı, hayatın en yaman çelişkilerini daha ana karnındayken hissederek dünyaya geliyorlar. Kürdün çocuğu bırakalım çocukluğunu ana karnındaki bebekliğini bile yaşamadan bu dünyaya dahil oluyor.

Kucağında yeni doğmuş 7 günlük bebeğiyle avluda dolanan Leyla; “Kızıma öyle bir isim vereceğim ki onu her çağırdığımda Serhıldan’ın kokusunu alayım” diyor.

Devrim kuşağını çocukların isimleri fırından yeni çıkmış mis kokulu ekmek gibi buram buram devrim kokar. Devrimin ruhu kimliklere kazınır, insanla bütünleşir. Her devrim kendi kendi kültürünü yarattığın gibi insanını da baştan aşağı yeniden yaratır.

Leyla’nın çığlığında siyan var, devrimci bir ruh var. Leyla’nın çığlığında büyük insanlık davasının yenilmezlik ruhu var. Leyal’nın çığlığında özgür yaşamla kurulan güçlü bir bağ var. Leyla’nın çığlığında kalpsiz dünyanın kalbi var. Leyla’nın çığlığında kendini yeniden yaratmanın coşkusu ve zorbaya boyun eğmeyen onurlu bir duruş var. Leyla’nın çığlığında teslimiyet ihanete direniş zafere götürür şiarı var. Leyla’nın çığlığında anılarını kalbimizde ve bilincimizde yarattığımız her anımızda hayallerimizi gerçekleştirmek için çabaladığımız, en yüksek değerlerimiz olan özgürlük mücadelesinde yitirdiğimiz canlarımıza saygın bir duruş var. Leyla’nın çığlığında tarihin akışını değiştirecek yolun ve yordamın tarifi var. Leyla’nın çığlığında yeni Kürt halk kültürü var. Leyla’nın çığlığında güneşin sofrasına davet var.

Daha ismi olmayan bir çocuğun isimsizliği üzerinden bu kadar anlam üretebilmek ancak özgürlüğü iliklerine dek hissedebilenler gerçekleştirebilir. Çok yaşa Leyla!