İHD Genel Başkan Yardımcısı Gülseren Yoleri: “Türkiye’de cezaevleri, ‘ezaevleri’ olarak işlev görüyor” – Söyleşi

Sizlere tüm ezilenlerin ve emekçilerin sesi olmayı amaçlayan gazeteniz ‘Umut’ olarak bu hafta Türkiye’de cezaevlerinde mahpusların yaşadığı soruları duyurmak için İnsan Hakları Derneği(İHD) Genel Başkan Yardımcısı Av. Gülseren Yoleri ile bir söyleşi gerçekleştirdik

08 Aralık 2016 Perşembe, 17:18

İnsan Hakları Derneği (İHD)’ne 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrası yaşanan süreçte ne tür başvurular geldi? Hangi sorunlar ön plana çıkıyor ve bu sorunlara dair ne tür çalışmalar yapılmaktadır?

 

15 Temmuz sonrasında kamuoyuna yansıyan pek çok olay oldu. Birçok kişi yaşamını yitirdi. Birçok kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınan birçok kişinin nerede olduğu bilinmiyordu ilk başta. İHD’ye ilk olarak ‘yakınımızın nerede olduğunu bilmiyoruz’ diyerek yapılan başvurular oldu. Daha sonra yakınları yahut kendileri gözaltında işkence görenlerin başvuruları yoğunlaştı. Gözaltına alındığı bilinen ama akibeti gizlenen kişilerin yakınlarının başvuruları oldu. Takip eden süreçte açığa alınan ya da işten atılan kamu çalışanlarının başvuruları oldu. Hapishanelerde hak gaspları ve işkence iddialarına yönelik başvurular yoğunlaştı ve derken hem işten atılıp hem de banka hesaplarına ve malvarlıklarına el konularak kendileri ile birlikte aileleri de açlığa ve yoksulluğa mahkum edilenlerin, kapatılan gazetelerin, radyo ve televizyonarın, tutuklanan gazetecilerin, akademisyenlerin… Ve bu başvurular halen devam ediyor.

Çıkarılan KHK’larla gözaltı süresinin 30 güne çıkartılması, ilk 5 gün avukat yardımına izin verilmemesi, dosyalardaki gizlilik kararları nedeniyle gözaltında işkence ve kayıp iddiaları oldukça yoğun. Daha dün iki kayıp başvurusu aldık. Daha kötüye gidecek endişesini taşıyoruz.

Gelen başvuruları değerlendirirken; Belli ihlal başlıklarımız var elbette ve gelen başvuruları bu genel başlıklar altında değerlendiriyoruz. Ancak yine de standart bir prosedürden söz etmek zor. Her somut olayın kendine has ayrıntıları oluyor ve çözüm yolu da farklılıklar gösterebiliyor.

Bu süreçte hapishanelerden gelen şikayetler önemli yer tutuyor. Durumu ilk ağızdan ve yerinde tespit için şikayetin aciliyetine göre hemen yahut çok kere heyetler oluşturarak ziyaretler gerçekleştirdik. Önümüzdeki günlerde, düşüncelerinden dolayı hapiste olan gazeteci, akademisyen, siyasi parti yöneticisi ve milletvekillerini ziyaret planımız var mesela.

Hak ihlalinde bulunduğu iddia edilen Emniyet Müdürlükleri, sorumlu bakanlıklar, kurumlar, hepsine bilgi edinmek ve olayı açığa çıkarmak için yazılar yazıyoruz, zaman zaman yüzyüze görüşme talep ediyoruz. Başvuruculara hukuki destek veya yönlendirme yapıyoruz.  Raporlar hazırlıyoruz, basın açıklamaları, sokak etkinlikleri yapıyoruz. Sorunları ululslararası insan hakları örgütlerinin dikkatine sunuyoruz.

Özellikle tüm muhalif seslerin susuturulduğu bu gün gerçeğin bilinmesini sağlamak bile tek başına büyük bir sorumluluk. Hazırladığımız raporlar ve bu raporların ülke içinde ve dışında bilinmesini sağlamak her zamankinden fazla önemli bu gün.

Kamuoyu oluşturabilmek için yaptığımız basın açıklamaları ve etkinlikler de bir o kadar önemli. Ve amaçlarımızdan biri de ihlalleri önleyebilecek kamuoyu baskısını yaratabilmek.

 

Bu çalışmalardan bir sonuç alabildiniz mi?

 

Çalışmalarımızın çeşitli amaçları var. Biri ve belki de en önemlilerinden biri başvurucunun şikayetine çözüm bulmak. Ama bununla sınırlı değil amaçlarımız. İhlal yaratan sisteme karşı ve bu ihlaller tekrarlamasın, son bulsun diye de mücadele veriyoruz. İnsan hakları sorunları yaratan politikaların ve uygulamaların teşhiri ve önlenmesi için çalışmak da bizim işimiz yani. Bize ihtiyaç kalmayacak günleri özlüyoruz.

Başvurulara dair çalışmalarımızdan her zaman ya da arzu ettiğimiz kadar sonuç alamıyoruz malesef. Ama İstanbul’da gözaltına alınan, ancak gözaltına alındığı kabul edilmeyen Recep Demirtaş hakkında yürüttüğümüz çalışmalardan sonuç aldık. Nerede olduğu tespit edildi mesela.

İşkence görenlerin travmalarını yok edemiyoruz, ya da suçluları yargı önüne çıkarıp cezalandırılmalarını sağlayamıyoruz çoğunlukla ama bu umudu yaratıyor ve yaşatıyoruz. Onları yalnız ve çaresiz bırakmıyoruz. Sağlık sorunları ve hukuki girişimleri için önemli destekler veriyoruz.

İhlallerin teşhir edilmesi ve cesaretle üzerine gidilmesi, pek çok kere şikayet konusu uygulamalara ara verilmesini de sağlayabiliyor.

1995 yılında başlatılan gözaltında kayıplara karşı mücadelenin, yeni kayıpları önlemesi de İHD ve bu mücadelenin diğer bileşenlerinin başarısı yine.

İşten atılan kamu çalışanlarının bir kısmının da olsa işe iade edilmeleri yine, sendikalar ve insan hakları örgütlerinin başarısı.

Yakını Fetö üyesi olmakla suçlanan bir başvurucunun söylediği gibi; “kimsin, nerelisin, hangi görüşe mensupsun diye sormadan “derdin ne ?” diyen ve elinden geleni korkusuzca yapan bir yer burası.”

Ama çok zor bir dönemden geçiyoruz. Hukukun, yasaların, insan hakları ve demokrasinin tamamen etkisiz bırakıldığına tanık oluyoruz sık sık. Kazanımlarımız bir gecede alındı elimizden. Ama insan hakları mücadelesini engeleyemediler. Engelleyemeyecekler. İğneyle kazarak kazanmaya alışığız ve umudumuz var her daim. İnsan Hakları mücadelesinin sihri burada belki de.

Türkiye’de OHAL ile birlikte cezaevlerinde özellikle siyasi mahpuslara yönelik baskılar çok arttı. Temel hak ihlalleri yaşanmakta mesela, eğitim hakkı, sağlık hakkı, iletişim hakkı gibi temel hakların yok sayılarak mahpuslar tecrit altına alınmak isteniyor. Tüm bunları ele alacak olursak bugün cezaevlerinde yeni bir döneme girildiği söylenebilir mi?

 

OHAL kararı sonrası çıkarılan ilk Kanun Hükmünde Kararname ile, gözaltı süresi 30 güne çıkarıldı, 5 günlük avukatla görüş engeli getirildi. Dosyalarda gizlilik kararı öncesinde de karşılaşılan bir şeydi, OHAL ile bu da yaygınlaşmış oldu. Ardından hapishanelerde hak gaspları ve yasaklar geldi. Aile görüşü haftada bir yapılıyorken 15 günde bire, açık görüş hakkı ayda bir iken iki ayda bire düşürüldü. Telefonla görüşme hakları sınırlandırıldı. Mektup, gazete ve kitap hakları kısıtlandı.  Mahpuslara uygulanan tecriti nispeten zayıflatan sohbet ve spor hakkı pek çok  hapishanede aylarca yasaklandı ve bu yasaklar pek çok cezaevinde devam ediyor.

Yaptığımız ziyaretlerde; sağlık hizmetine erişim ve tedavi hakkının OHAL gerekçe gösterilerek engellendiğini öğrendik. “OHAL var hastaneye götüremeyiz” denilmiş kimi mahpuslara.

Mahpusları en çok sıkıntıya sokan bir diğer konu disiplin cezaları. Keyfi nedenlerle verilen ve aylarca süren; aile görüşlerinin yasaklanması, mektup ve iletişim yasakları, kimi hapishanelerde tutulan gazetecilere kalem kağıt dahi verilmediği yönündeki şikayetler halen devam ediyor.

4,5 aydır tutuklu bulunan bir mahpusun tutuklandığı günden beri sürekli ona disiplin cezaları verilerek ailesi ile görüştürülmediğini biliyoruz.

İnce arama denilen onur kırıcı arama uygulamasına direnen mahpusların hem fiziki şiddete maruz kaldıkları hem de disiplin cezası verildiği yine bilinen bir sorun.

Avukatı üzerini arattırmadı ya da annesinin bacağındaki protez duyarlı kapıda sinyal verdi diye kapalı görüş sonrası bile mahpusa onur kırıcı arama uygulamasından söz edilebilmekte.

Yine anlatıldığı üzere; görüş yasakları sadece mahpusa değil ailelere de veriliyor. Kapalı görüşten çıkarken yan kabinde bulunan mahpusla selamlaşan aileye bir ay süreyle görüş yasağı verilebiliyor.

Nihayetinde hapishanelerde yeni ve  daha sert bir döneme girildi. Ama şunun da altını çizmek gerekir: öncesinde hiç sorun yoktu demek mümkün değil. Var olan sorunlar daha arttı. Yarattığı mağduriyet daha arttı. Mahpusların hapishanelerde daha büyük bir tehdit altına kaldığından söz edebiliriz.

Adalet Bakanlığı, cezaevlerinin doluluk oranını düşüreceğiz ve koşulları iyileştireceğiz diyerek 5 yıl içerisinde 174 yeni cezaevi inşa edeceğini duyurdu. Özellikle kampüs tipi yaşamdan koparılmış şehirlerden uzak yerlere cezaevleri inşa ediyorlar. Kampüs tipi cezaevlerinin amacı nedir?

 

Şimdi iki noktayı belirterek soruyu cevaplamak istiyorum. Birincisi, biz insan hakları savunucuları olarak kapatılarak cezalandırmanın ilkel bir cezalandırma yöntemi olduğunu düşünüyoruz ve  hapishanesiz bir yaşam, bir dünya istiyoruz.  İkincisi, tutuklama iç hukukumuza göre de bir tedbirdir, son çaredir.  Zorunlu olduğu koşullarda uygulanır. Dolayısıyla verilmiş bulunan tutuklama kararlarının çoğu hukuka aykırı. Yani yüz bin dolayında mahpus hukuka aykırı olarak hapishanede tutuluyor diyebiliriz.

Tutuklama kararları verilirken hukuk kuralları siyasetin ihtiyaçlarına kurban ediliyor, demek dayanakları sağlam bir iddia.

Diğer bir önemli nokta kapasite ve doluluk sorunu. Bu gün var olan  hapishanelerin kapasitesinin 183 bin olduğunu ancak toplam 220 binin üzerinde  tutuklu ve hükümlü olduğunu biliyoruz. Ve sürekli yeni tutuklamalarla bu sayı giderek artıyor.Yani kabaca şu an en az 40 bin mahpusun yatacak yatakları yok, oturacak sandalyeleri yok vs. vs. Mekanın darlığı meselesinden öte bir durumdan, insanca yaşama ve mahpusun kendini gerçekleştirebilmesine yarar olanaklardan mahrum kaldığından söz ediyoruz burada.

Buna buldukları çözüm; her zaman olduğu gibi yeni cezaevleri yapmak malesef. Bizim ilk isteğimiz yeni hapishaneler yapmak yerine hukuki dayanağı olmadan tutuklanan bu insanların  hapishanelerden çıkarılması ve kalanlara insani koşulların sağlanması.

Kampüs tipi cezaevlerinde büyük bir keyfilik var

Kampüs tipi hapishanelere gelince; tecrit uygulamasının mahpuslar üzerinde çok ciddi sıkıntılar yarattığına tanıklık ediyoruz sık sık.  Hem kişisel olarak hem aileler üzerinde hem de toplum üzerinde bu uygulama etkisini gösteriyor. Pervasız tutuklama furyalarının, tutuklandıktan sonra pervasız hak gasplarının ve ceza uygulamalarının,  uygulanan tecritin ağırlaştırılmasının toplum üzerinde yarattığı bir baskı var. İktidar, toplumun kimi kesimlerinde sessizleşmeye neden olan bu baskıyı sevdi. Bu nedenle alternatifler yerine yeni hapishanelerden söz ediyor bu gün.

Kampüs tipi cezaevi denilince akla ilk Silivri geliyor. Diğer cezaevleri de hayatla iç içe değil ve pek çoğunda ağır tecrit uygulamaları var mahpuslara yönelik. Ancak kampüs tipi hapishanelerde hem duruşma salonları hem de mini hastaneler var ve mahpus bu kampüsün içine hapsediliyor. Tecriti ve devletin kontrolünü kolaylaştıran ancak insani yaşam olanaklarını mahpuslar aleyhine daraltan bir sonuç oluşuyor. Bu tip hapishanelerde ziyaretçilerin ve avukatların da hakları keyfi olarak kısıtlanabilmekte. Bu da  mahpusun sosyalleşmesi ve hukuki yardım almasının engellenmesi snucunu yaratıyor.

Yine hapishanelerde mahpusa, ziyaretçilere ve avukatlara uygulanan kuralların bir bütünlüğünden ve tekliğinden söz edemiyoruz. İçeriye kabul edilen gazete ve kitaplar konusunda da, sohbet hakkı ve sair hakların kullanımı konusunda da, aramanın nasıl yapılacağı konusunda da, görüş haklarının kullanımında da karşımıza çıkıyor bu keyfilik ve değişik uygulamalar.

Bu, kanun ve kuralların değil keyfiliğin borusu ötüyor demek. Bu keyfilik genel olarak  avukatlar da dahil tüm maruz kalanlara, kural kanun değil de muktedirin taktirini kabul ettirme gayretini içeriyor diyebiliriz.  Bir çeşit itaate zorlama hali yani.

Türkiye’de sayıları sürekli değişmesine rağmen Ekim ayında İHD’nin yaptığı araştırmaya göre 325’i ağır toplam 905 hasta mahpus bulunmakta ve bu mahpusların sürekli hastaneye sevklerinin engellenerek, tedavi haklarının ihlal gasp edilmesi haberlerini almaktayız. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Tedavi hakkı yaşam hakkıyla yakından ilişkili bir haktır. Çok basit hastalıklar tedavi edilmediği için ölümcül hale gelebiliyor. Ve hapishanelerde ağır hasta mahpuslar sorununun gündeme gelmesinde tedavi hakkının engellenmesi önemli bir yere sahip.

Hapishane koşullarının ve infaz uygulamalarının da hastalıklara zemin hazırladığı bir gerçek. Hapishaneler mahpusları hem hasta ediyor hem de onların tedavi haklarını engelleyerek yaşam hakkını ellerinden alıyor.

Hasta mahpusların hastaneye sevklerine ve yatarak tedavi ihtiyaçlarına dair büyük sorunlar yaşanıyor. Bu sorunlarla ilgili kendilerinin veya ailelerinin İnsan Hakları Derneği’ne yaptıkları başvurular üzerinden derneğimizin çalışmaları mevcut. Ancak infaz ertelemelerinde Adli Tıp raporları referans alınıyor ve Adli Tıp pek çok ağır hasta ve ağır engelli mahpusa verdiği raporda “cezaevinde kalabilir” diyor. Bu nedenle haftada üç gün diyalize bağımlı ya da kolları sakat ve ellerini hiç kullanamayan, ya da ileri derecede kanser hastası  bir mahpus hapiste yaşamaya zorlanıyor. Aslında hapiste ölmeye demek daha doğru ama insanın içi acıyor. Takip ettiğimiz pek çok  hasta mahpusun, iyileşmesi mümkünken hastalığının giderek ağırlaştığına, ölümcül hale geldiğine ve öldüğüne tanıklık ettik bu güne kadar.

 

Aslında bakarsanız hasta mahpus sorunu tüm mahpusların sorunu. Yani adli mahpuslar da siyasi mahpuslar da aynı engellemelerle karşılaşıyorlar. Siyasi mahpusların hem bir avantajı hem de bir dezavantajı var. Avantajları şu: haklarına daha iyi sahip çıkma bilinci olduğu için daha yoğun bir hak mücadelesi verebiliyorlar. Ve bazı engelleri aşabiliyorlar. Dezavantajları ise; hapishane görevlileri, onları hastaneye götüren jandarma ve hatta kimi hastane görevlileri, doktorlardan dahi nefret söylemlerine ve nefret yaklaşımına maruz kalıyorlar. Bu da tedavilerine engel sonucuna varıyor.

Cezaevlerinde kadın, LGBT-İ ve çocuk mahpusların cezaevi koşulları nedir?

Kadınların zaten, hayatta bulundukları her yerde sorunları var ama özellikle hapishanede bu sorunlar kat be kat fazla. Kadın mahpuslar hastaneye ya da mahkemeye götürülürken taciz de dahil fiziki ve psikolojik saldırılarla da karşılaşıyorlar. Gözlemlerime göre; kadınlar hapishane koşllarının da tetiklemesi ile  erkeklere göre daha fazla sağlık sorunu yaşıyor. Hastaneye sevkin ve sağlığa erişimin engellenmesi kadınların yaşadığı sorunları boyutlandırıyor.

Bunların çözümü noktasında bizim çalışmalarımızın ve açıklamalarımızın bir takım etkisi olsa bile maalesef erkek egemen zihniyetin kadına yönelik tacizkâr yaklaşımını anlamlı derecede kıramıyoruz. Ancak yaşadıkları sorunları aşmada içerden ve dışardan gelen dayanışmadan büyük güç aldıklarını dile getiriryorlar sıklıkla.

Çocuklar için söylenecek çok şey var.  Bir kere; sevgiye, ilgiye, desteğe, korunmaya ihtiyacı var çocukların. Özgürlüğe ihtiyaçları var.  Hal böyleyken; toplumdaki suç örgütlerinden, bu örgütlerin eline düşmüş çocuklardan, suç üreten koşullardan mekanizmalardan, bunların korunduğundan söz edilmiyor. Sanki bütün günah o çocuklarınmış gibi, bir anlamda toplum kendi günahını gizleme gayretiyle sorumluluğu çocuğa yüklemeyi tercih ediyor. “Sanık” değil de “suça itilen çocuk” tanımını kullandı diye de çocuklardan teşekkür bekliyor hatta.

Bu koşullarda”çocuk mahpus” demek bile utanç verici oysa. Çocukların tutuklanması ve hapishanelere kapatılarak cezalandırılmaları kabul edilemez. Çocuk hapishanelerinin derhal kapatılmaları gerekiyor. Çünkü çocuklar o hapishanelerde tacize tecavüze işkenceye maruz bırakılıyorlar. Eğitim ve kendilerini geliştirme olanaklarına  ulaşamıyorlar. Kendilerini koruyamıyorlar ve geliştiremiyorlar. Aslında büyüyemeden kırılıyorlar, yok ediliyorlar. Hayatları çalınıyor bir anlamda.

Cezalandırmayı bir çeşit yok etme olarak gören, “suçluları” yok ederek toplumu arındıracağına inanan faşist iki yüzlü bir zihniyet var arkada.  Çocuklar hem hapishanenin fiziki koşullarının hem de bu yok etmeye programlı infaz anlayışının kurbanı oluyorlar bu hapishanelerde.

LGBT-İ mahpuslarda aynı sorunları yaşıyorlar. Cinsel kimliklerinden dolayı nefret yaklaşımlarına maruz kalıyorlar ve aşağılanıyorlar. Çokça tacize uğruyorlar.

Israrla dayanışmayı yükseltmeliyiz

Sonuç olarak: Türkiye’de hapishaneler ezaevleri olarak işlev görüyor, eğer mesela Mehmet Ağar değilseniz tabi ki.

OHAL sonrası çıkarılan KHK lar hapishanede yaşamı daha da zorlaştıyor. Yukarıda değindiğimiz hak gaspları yanında, mahpusun hapishaneden alınarak sorgulanmasına imkan veren düzenleme ve avukat görüşüne getirilen kısıtlalamalar yanında altı aya varan sürelerle avukat görüşünün engellenebilmesi ve hatta avukat seçimine müdahale edilebilecek olması mahpusu sosyal hayattan, hukuki yardımdan, adil yargılanma olanağından mahrum bırakabilecek uygulamalara yol vermiştir. Bu uygulamaların işkenceye de yol vermek anlamına geldiğini düşünürsek, sağlığa erişimin de kısıtlanmış olmasıyla birleştirildiğinde 1980 darbe günlerindeki gibi mahpusların yaşam hakları ağır tehdit altında diyebiliriz.

Mahpuslar dört duvar arasında ve bu ağır tecriti kırabilmenin, yanlız kalmamalarının tek yolu ısrarla dayanışmayı yükseltmekten geçiyor. Yaptığımız tüm görüşmelerde mahpusların tamamının talebi bu; mektup arkadaşlığı şeklinde mi olur, dışarıdan eylemliliklerle onlara ses olmak şeklinde mi olur, ihtiyaçlarının karşılanması için maddi destek, mümkün olduğunca düzenli ziyaret şeklinde mi olur? Bir şekilde bu dayanışmadan beslenerek umut ediyor ve hayatta kalıyorlar. Onların hali bu, gerisi bize kalmış.

Hazırlayanlar: Tutku Sönmez – Ahmet Kavruk