10 Ocak 2017 Salı, 10:54
Nabi Kımran
Nabi Kımran nabikimran@umutgazetesi.org Tüm Yazılar

Hitler, Tayyip ve Sol

 

Yazılı ve sözlü medyada en çok duyduğumuz sözler savaş, iç savaş, seferberlik, bombalama, çatışma… Sağda veya solda, istisnasız herkes bu kavramlarla konuşuyor. Türkiye halkları ve sol, iradeleri dışında böylesi bir mecraya sürüklenmişse ne yapacaklar? Yanan bir evde, “ben oynamıyorum” deyip kenara çekilme şansı var mıdır? Yoksa eğer, halka iradesi dışında dayatılan  bu büyük riski, devrimci bir imkana dönüştürmek mümkün müdür?..

Faşist diktatörün terör kampanyası kısa erimde halkta yıldırıcı etkiler yarattı. Geri çekilme, yılma, korku, sinme, insanların içinde boğulan haklı öfkeleri vb. toplumsal psikolojinin genel tablosuna dönüşmeye yüz tuttu. (Tabii halkın faşist bölüklerindeki  kızışma hali de toplumsal psikolojinin diğer yüzüdür.) Halbuki çok değil 1,5 yıl önce  solun ve Kürt hareketinin çatı örgütü HDP  altı milyon oy almıştı. Üç yıl önce de Gezi’nin ümitli rüzgarları esiyordu… Ne oldu da bu birikim diktatörün savaşa ve faşizme doludizgin gidişini durduramadı? Peki bugün eldeki imkanları yeni bir ruh, örgütsel yapılanma ve yaratıcı bir siyasal hatla nasıl mevzilendireceğiz?

Geriye düşüşün nedenlerine bakmak, bugün yapılması gerekenler hakkında da fikir verici olabilir.

“Bir örgütün niteliğini belirleyen şey o örgütün eyleminin içeriğidir”, diyor Lenin. Kanaryalarla ilgili hobiniz varsa Kanarya  Sevenler Derneği kurarsınız; devrim ve demokrasi gibi dertleriniz varsa kuracağınız örgütün niteliği de amacınızla mütenasip olmak zorundadır. Eğer sınıfsız, sömürüsüz ve devletsiz bir dünyada yaşasaydık, insanların hobileriyle uğraşmak için örgütlenmeleri, kanaryalarla, balıklarla ilgilenmeleri ne hoş bir şey olurdu; bugünkü dünyada “Kanaryacılar Derneği”nin bile politik bir içeriği olmak zorunda ve vardır da: Kaçış da bir politikadır, bir devrimcinin böylesi bir çevreye girerek örgütlenme imkanlarını yoklaması da…

Gezi’nin potansiyelleri ve HDP çatısı altında toplanan güçlerin batıda  -Kürdistan ayrı bir bahistir- neden bu kadar etkisiz kaldıklarını anlamak için belki de aksi yöne, AKP’ye bakmak gerekiyor. AKP’yi sıradan düzen partilerinden ayıran şey amaçları ve amaçlarıyla uyumlu örgütlülüğüdür. Eğer basit bir hükümet değişikliğiyle yetinmeyip rejim içinde köklü değişikliğe, Kemalizmi tasfiye edip dinci faşist bir rejim kurmaya yönelmişseniz; keza dış politikada da emperyal hevesler peşinde koşacaksanız oy almaktan ibaret bir parti/örgüt yapsıyla yetinemezsiniz! AKP de yetinmedi zaten. Devlet aygıtını, başta polis, istihbarat ve yargı olmak üzere tepeden tırnağa ele geçirmeye yöneldi, bu uğurda sert çatışmalara girmekten kaçınmadı. Hepsi  bu  mu? Hayır. Güçlü bir sivil paramiliter ağ kurdu, MHP tabanını yedekledi, SADAT türünden yarı-resmi, AK Parti uzantısı kontrgerilla örgütlenmelerine gitti. Osmanlı Ocakları adı altında SS tarzı dinci faşist örgütlerin temelini attı. Suriye’ye gönderdiği cihatçı faşistlerin bir kısmını MİT eliyle devşirdi; Suruç ve Ankara Gar katliamlarında bu yapıların rolleri apaçıktır. Halep’in boşaltılması, Rusya ile anlaşma gibi gerekçelerle Erdoğan’ın ihanetine uğrayan bu çeteler, dönüp saldırıya geçtiklerinde bile, Reina türünden laik yaşam tarzını hedef alarak yine Erdoğan’ın sindirmek istediği kesimleri vuruyorlar… Ezcümle Erdoğan bütün yumurtaları parlamento kefesine koymadı, seçimden istemediği sonuçlar çıktığında “vurmalı çalgıları” devreye sokarak –enstrümanı çok seviyor ya padişahımız- sandığı “tashih etti”. Keza 15 Temmuz’da görüldüğü üzere, çağrısıyla sokağa çıkacak ölümü göze almış sivil ve resmi güçleri el altında tutuyor; bu demektir ki hiç bir şekilde seçimle gitmeyecektir: “Padişahlığını” inşa etmek ya da  devrimci bir kalkışmayı kanla ezmek için ideolojik/siyasal/örgütsel hazırlıklar içindedir.

Erdoğan, meşruiyetini parlamantodan aldığını iddia ediyor ama ona biti kadar değer vermiyor.

HDP ise pek çok açıdan düzen dışıdır. Bileşenlerinin çoğu devrim ve sosyalizmi program edinir. “Tabanlarımız ortak” diyerek PKK ile kesişim noktalarını reddetmez, ki PKK pratik politikada müessez nizama en radikal itirazdır Türkiye’de. Bu bileşenlerden oluşan HDP-HDK, “Türkiye’ye Demokrasi, Kürdistan’a özerklik” şiarını program edinir. Parlamenter bir demokrasi cephesi görünümünde olan HDP’den elbette  kimse devrim yapmasını beklememeli, böyle bir iddiaya kapılırsa bu iyiniyetli vehim HDP’nin gerçekliğiyle uyumlu bir çerçeveyle sınırlanmalıdır. Fakat devrim yapacak durumda olmamak, devrim için  mevzi olmak gerçeğiyle çelişmez;  HDP  bunu unutursa parlamenter demokratik rolünü de oynayamaz. Ayrıca işin  bu yönü bir yana, bizatihi HDP’nin programı, müesses nizam ölçeğinde oldukça radikaldir; düzen de bunu böyle algılamış ve HDP’yi ezmeye yönelmiştir.

Şimdi genel tablo buysa soru şudur:     

HDP-HDK amaçlarıyla uyumlu bir örgütlülük geliştirebilmiş midir? Potansiyelini  bu yönde  örgütlemiş midir? İyi günde kötü günde lazım olacak işlevli, dirayetli, sağlam bir örgüt kurmuş mudur? Bu ihtiyacı hissetmiş midir? Tabanını ideolojik-siyasi olarak sıkı mücadelelere eğitip hazırlamış mıdır? Eğer bu yönde adımlar atılmış, belli bir mesafe alınmış, hiç olmazsa bu ihtiyaç hissedilmiş olsaydı toplumsal muhalefetin bir tür çatı örgütü olan HDP bu kadar kolay  darbelenebilir miydi? Toplumsal muhalefet bu kadar dağınık ve dirençsiz kalır mıydı?..

AKP, bir gerçeği belki de bizden çok daha iyi biliyor: Sınıflar mücadelesinde ve onun siyasal cephesinde son tahlilde belirleyici olan gerçek kuvvet ilişkileridir. Anayasalar, hukuk, parlamento vb., gerçek kuvvet ilişkilerinin kayda geçmiş halidir ve “kayda geçenin” de pratikte ne yönde “yorumlanacağı” yine aktüel kuvvet ilişkilerine bağlıdır. AKP, sandıkta elde ettiğini güvenceye almak ve daha ötesine gitmek için ekonomik, siyasi, ideolojik ve örgütsel esaslı tedbirler almıştır. Bunun HDP-HDK’da, bizim cephemizdeki karşılığı; sandıktaki altı milyon oy devlet şiddetiyle ezilmeye kalkışıldığında,  “saldırıyla mütenasip” araç ve yöntemlerle yanıtlanması olabilirdi ve olmalıdır: Sokakta politikayla, grev, direniş, boykotla, barikatla, işgalle ve öz savunmayla. Bu perspektif   yoksa; bunun ideolojik hazırlığı, politik-örgütsel yönelimi yoksa, altı milyon oy, sandığa atılan altı milyon zarftan öte bir “kuvvet” oluşturamaz. Nesnel tablo-bilanço gelip buraya dayanmışsa, HDP ve bileşenleri en devrimci program ve söyleme de sahip olsalar, “olguların dili” parlamenter rüyaya işaret ediyor ve bu “rüyadan” ne yazık ki kanlı bir kabusla uyanıldı. Ya da uyanıldı mı?

Ortada bir gariplik yok mu?

Bir düzen partisi olan AKP, yerine göre parlamentoyu bizden çok daha az ciddiye alıyor, tabanını silahlandırma ve silahlı paramiliter yapılar kurma dahil her tür örgütlülüğe başvuruyor; “düzeni değiştireceğiz” diyerek yola çıkan bizim örgütümüz (HDP), parlamento dışında bir kulübe bile inşa etmemiş (etmemişiz demek daha doğru); diktatör düdüğü çaldığında çekilecek, mevzilenecek bir karış toprağımız yok…

Devletin ciddi saldırıları altındaki HDP’ye “vurun abalıya” muamelesi yapmaktan endişe ederiz, HDP’yi eleştirmek kendimizi eleştirmektir; en azından kendimize şunları sormaktır: HDP içinde bu yönlü bir teklifte bulunduk mu, bunları tartışmaya açtık mı, ısrarlı ve verimli bir ideolojik mücadele yürüttük mü, pratik adımlar atarak ikna edici örnekler oluşturduk mu, tekil, arızi değil; bir plan dahilinde ısrarlı ve sonuç alıcı bir mücadele yürüttük mü bu mevzularda?.. Dahası bileşenleri HDP/HDK’yı gerçekten bir birleşik cephe örgütü olarak ele aldılar mı? Yerellerde, altı milyon oy denizinde, en azından batıdaki iki milyonluk potansiyel içinde, birleşik ve işlevli örgütler kuruldu mu? Bu mevziyi manivela yaparak on altı, yirmi altı milyonun örgütlenmesi hedeflendi mi?..

Farklı kategoriler olmakla birlikte Gezi’nin de, HDP/HDK’nında sorunu aynıdır:

Türkiye gerçekliğini tanımayan örgütlenmez, örgüt fikrini tu kaka ilan eder. Liberal-parlamenter toplumsal dönüşüm rüyasına dalan oy almakla yetinir. Her şeyin içeriği boşalmaya başlar; devrim istenir ama kırılmayan yumurtayla yapılan omlet cinsinden. Sosyalizm istenir ama, yolun ve yolculuğun meşakkatinden azade…

Türkiye’nin liberal parlamenter rüyası bitmiştir.

Her gün gelen felaket haberleriyle, bombalarla, parçalanan bedenlerle, “ya Allah Bismillah…” haykırışlarıyla kanlı bir kabusa uyandık parlamanter rüyadan ve son derece donanımsızız. Gezi’nin ve HDP’nin potansiyellerini hangi nedenlerle ileriye taşıyamadıysak; bugünkü faşist saldırı dalgasını da aynı nedenlerle püskürtemiyor, dağınıklık ve moralsizliği alt edemiyoruz. Neredeyse yasa katına çıkan ve Türkiye Devrimci Hareketi’nin son kırk yılına damgasını vuran dinamik işlemeye devam ediyor: Yükselişi devrimci bir dalgaya dönüştüremeyen devrimci yapılarımız; ardından  -doğal olarak- gelen  faşist saldırı dalgasını da göğüsleyip püskürtemiyor…

Program ve iddialarımız “ılıman rüyalara” dalmaya zaten engeldi, Türkiye ve Kürdistan gerçekliği hakeza; şimdi bunların yetmediği yerde faşist diktatörün darbeleri yetişiyor “imdadımıza”: Bu darbeler de sarsıcı, uyandırıcı ve toparlayıcı bir rol oynamazsa, Türkiye solu  denen siyasi olgunun uzunca sürecek bir bitkisel hayata gireceğini kabul etmek gerekiyor…

***

Tayyip Erdoğan  sık sık Hitler’e benzetiliyor; hem doğrudur hem de yanlış.  Tayyip’in bir faşist olarak Hitler’den aşağı kalır tarafı yoktur, doğru; fakat hiç bir zaman Hitler’in kudretine ve imkanlarına sahip olamayacaktır. Hitler, Almanya savaş yıkımına uğramış da olsa, güçlü bir sanayi ülkesine hükmediyordu. İngiltere, Fransa, ABD gibi emperyalist ülkeler alttan alta Hitler’i destekleyip silahlandırarak SSCB’nin üzerine salmak istiyorlardı; tüm  bu etkenler Hitler’i güçlü kıldı. Ayrıca bir başka güç kaynağı daha vardı Hitler’in, “Nürnberg  Duruşması” adlı muhteşem  filmde anlatılır işin  bu yönü. Nürnberg’de kurulan uluslararası mahkemede Nazi döneminin üst düzey yetkilileri yargılanmaktadır. Hepsi “suçsuzum, emirleri yerine getirdim” vs. der, biri hariç: Nazi dönemi adalet bakanı Ernst Janning (Burt Lancaster). Hitler’in yıkılmış, perişan Almanya’ya “bir ruh ve hedef” verdiğini tutkuyla savunur. Hitler  savaş yenilgisi, ekonomik kriz ve halkın belini büken savaş borçlarına duyulan nefreti, komünistler bu tablodan devrim çıkaramayınca, faşist demagojiyle örgütler.  Bütün partileri, sendikaları kapatır, basını susturur; hızlı bir silahlanma hamlesi başlatır, demir yumruk altında sanayi çarkı dönmeye, işsizlik azalmaya, ekonomik göstergeler düzelmeye başlar; Ernst Janning’in mahkemede, “Hitler Alman halkına ruh ve hedef verdi”, demesinin temeli budur işte. Bizim faşist diktatörümüz, bu imkan ve kabiliyetlerin neredeyse tümünden yoksundur. Hitler’in emperyalistlerden aldığı destek bir yana neredeyse tüm müttefikleriyle, komşularıyla kavgalıdır. Türkiye ekonomisinin gücü Almanya ile kıyas kabul etmez, Tayyip’in temel derdi Amerikan dolarının dört liraya ulaşmasını engellemek, turist duasına çıkmak vs. Halka “bir ruh ve hedef” gösterebilmek için sömürebileceği bir mağduriyet kalmadı, mazlum milletler, yedi düvel, üst akıl demagojilerini yiyenler hala olabilir, fakat bu çürük argümanlar Hitler’in zamanında sağladığı inandırıcılığın yanına  bile yaklaşamaz.

Tayyip’in bir tek şansı ve avantajı var: Geniş emekçi ve ezilen toplulukların örgütsüzlüğü, devrimcilerin, sosyalistlerin güçsüzlüğü, etkisizliği ki;   solun zaafları Hitler’in iktidara gelmesinde Almanya’da da önemli bir etkendi ve bu yönüyle Türkiye ile benzerlikler çarpıcı ne yazık ki… Safkan işçi partisi olan Alman SPD’si ve Alman KP’sinin gücü, faşistlerin gücünü neredeyse ikiye katlıyordu, 1929 ekonomik krizi ve faşistlerin yükselişi  devrim-karşı devrim ikilemini Almanya’nın önüne koymuştu. SPD ve KP birbirlerini yediler, SPD 1919’dan beri ihanet içindeydi ve KP, SPD tabanındaki milyonlarca işçiye hitap etmenin yollarını aramak yerine “sosyal faşizm” teziyle bölünmeyi derinleştirdi. (Tez, Komintern’e aittir.)  Her iki parti de parlamento dışı, illegal, silahlı örgütlenme ve mücadeleden uzak durdu; halbuki yaşanan çok yönlü krize yanıt vermenin, faşist yükselişi önlemenin ve halkın önüne devrimci bir program koymanın vazgeçilemez gerekleriydi bunlar, en azından KP için. (Aynı dönemde Avusturya Sosyal Demokrat Partisi  silahlı milis kurdu ve silahlı direniş denemeleri yaptı. Parlamentarizmin sınırlarına titizlikle riayet eden KP’ler gerçeğine karşın, Avusturya SDP’si enteresan bir örnektir.) Komünistler kriz-devrim-karşıdevrim denklemine parlamenter usuller dışında yanıt geliştirmez ve “Almanya’nın geriye döndürülemez demokratik gelenekleri” masalıyla avunurken; Hitler SA-SS türü milisler kuruyor, ortalık yerde silahlanıyor ve terör estiriyordu: Türkiye ile Almanya arasındaki benzerliğin çarpıcı yönü budur işte; diğer tüm başlıklarda Tayyip berbat durumda olsa bile, meselenin bu yönünde; yani bizim güçsüzlük ve örgütsüzlüğümüz, HDP ve solun parlamenter ve barışçıl ilerleme saplantıları bağlamında Hitler ile benzer avantajlara sahiptir.

Bütün yollar Roma’ya çıkıyor. Meselenin hangi boyutundan yola çıkarsak çıkalım, örgüt, siyaset, strateji, birlik meselelerine varıyoruz; öyleyse nerede tökezlediysek oradan ayağa kalkacağız, başka seçeneğimiz yoktur.

 

                                                                                                                    10 Ocak 2017