Son Dakika
22 Mayıs 2017 Pazartesi
04 Mart 2016 Cuma, 14:40
Kavel Alpaslan
Kavel Alpaslan kavelalpaslan@umutgazetesi.org Tüm Yazılar

Güvenli Evimiz Avrupa* – Kavel Alpaslan

Avrupa son zamanların en büyük mülteci dalgasıyla karşı karşıya. Son otuz yıl içinde yaşanan iç savaşlardan kaçan insanların sayısı hiç bu kadar fazla olmamıştı. Doksanlı yılların başında Liberya’da yaşanan iç savaşta 640 bin, Ruanda’da yaşanan iç savaşta 2.3 milyon, 1979 yılından bugüne Afganistan’da 2.6 milyon kişi yaşadıkları toprakları terk etmek zorunda kalırken, son dört yıl içinde 4 milyon Suriyeli evlerini ucunda yaşam olan sonunu bilmedikleri bir yolculuğa çıktı.

Türkiye’de devlet tarafından ‘Terörle mücadele’ olarak lanse edilen oysa aslında Kürt halkına dönük katliam ve göç ettirme politikaları olan savaştan dolayı mülteci gündemi biraz arkalarda kalmış olsa da Avrupa’nın bir numaralı gündemi. Türkiye’de medyanın ve sokağın gündemini mülteciler oluşturmasa da Avrupa’nın ‘sorun’ ya da ‘kriz’ olarak nitelendirdiği bu göç dalgasında en önemli rollerden birini oynuyor.

Türkiye gerçekten de diğer Ortadoğu ülkeleriyle kıyasladığımız zaman en fazla Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapan ülke. Bunun iki nedeni var: birincisi Suriye iç savaşı başladığı andan itibaren çatışmaların yoğunluklu olarak Kuzey Suriye’de yaşanması, ikincisi ise Suriye’den çıkıp yaya olarak Avrupa’ya gitmek istediğinizde geçmek zorunda olduğunuz tek alternatif olması.

Suriye iç savaşı başladığından beri hükümet yetkililerince sürekli ‘ne kadar çok mülteci aldıkları’ ve ‘ne kadar cömert’ oldukları dillendirildi. Sahiden AKP hükümeti ‘cömert’ mi yoksa bazı şeyleri zorunlu olarak yapıp, yaptığı şeyleri de uluslar arası arenada koz olarak mı kullanıyor?

AKP’lilerin dillerine yapışan ‘Suriyeli kardeşlerimiz’ edebiyatının arka planında Ege Denizi’ni kana bulayan bir tablo görünüyor. Türkiye Avrupa’ya karşı ‘sınırları açarım, mültecileri salarım’ tehdidini kullanarak gerek PYD’yi bombalamak ve Cenevre’ye davet ettirmemek, gerekse Kürt illerini savaş alanına çevirmek gibi kirli oyunlarını rahat rahat uygulayabilmek istiyor. Bu nedenle AKP için mültecileri Türkiye sınırlarına almak ‘cömertlik’ten öte bir çıkar aracı. Öte yandan çatışmanın kuzeyde yaşanması ve Türkiye’nin stratejik konumu binlerce Suriyelinin Türkiye sınırlarına dayanmasında neden oluyor ve bu durum Türkiye’nin sınırlarını açması için bir ‘tercih’ten öte bir zorunluluk haline geliyor.

Dün Filistinlileri yalnız bırakanlar bugün Suriyelileri bırakıyor

İşgalci İsrail’e karşı özgürlük mücadelesi veren Filistinlileri, en başından beri yalnız bırakan ve kendi çıkarlarını gözeten Körfez ülkeleri ve Suudi Arabistan bugün de bir benzerini Suriye halkına yapıyor. Özellikle jetlerini İncirlik’e yerleştirerek efelenen Suudi Arabistan ve çetecileri en başından beri paraya, silaha boğan körfez ülkeleri tek bir mülteciye bile ev sahipliği yapmıyor. Lübnan, Mısır ve Ürdün gibi ülkeler yüz binlerce mülteciyi kabul ederken çetecilerin başı bu ülkeler hiç mülteci kabul etmiyor.

‘Silahı pompalarım, tel örgülerimi çekerim’

Emperyalistlerin ve lokal işbirlikçilerin mağdur ettiği Suriyelilerin çok az bir kısmı Ortadoğu ülkelerinde kalmayı istiyor. Ortadoğu ülkelerinin mültecilere sağladığı kısıtlı olanaklar düşünüldüğü ve uyguladıkları samimiyetsiz politikalar göz önüne alındığında Suriyelilerin Batı Avrupa ülkelerine gitme istekleri son derece anlaşılır bir durum. Fakat bazı Avrupalı kesimler tarafından mültecilerin Schengen sınırlarına gelmeleri ‘Batı uygarlığının sonu’ ya da ‘Güvenli uygarlığımız için bir tehdit’ olarak algılanıyor. Avrupalı aşırı sağ grupların bu görüşlerinin törpülenmiş hali ise Avrupa Birliğinin ve birçok Avrupa ülkesinin resmi görüşü olarak karşımıza çıkıyor.

Avrupa için kötü bir tabirle ‘kriz’ haline dönüşen bu durum öylesine yakıcı bir hal aldı ki Avrupa ülkelerinin birbirleri arasındaki dengelerden kendi iç dengelerine kadar birçok durumu değiştirdi. Kuzey ve Orta Afrika’dan gelen mültecilerin ilk durağı olan İtalya ve Ortadoğu’dan gelen mültecilerin ilk durağı olan Yunanistan, Avrupa içinde yaşanan bu ‘kriz’de kilit rol oynuyor. Suriye iç savaşı dolayısıyla Ortadoğu’dan gelen mültecilerin Afrika’ya nazaran daha fazla olması da Yunanistan’ı İtalya’dan ayırıyor.

Binlerce insan Türkiye’den canlarını ortaya koyarak, zenginlerin spor olarak kullandığı, mültecilerin ise üzerine hayatlarını koydukları plastik botlarını Ege Denizi’nin sularına indiriyorlar. Karşı kıyıya ayak basacak kadar şanslı olamayanların tenleri ile Ege kıyılarında tatil yapanların tenleri aynı suda birbirine karışıyor. Yunanistan’ın adalarında ve sahillerinde mülteciler yerine turistleri ağırlamak istemesi ve mültecilerin daha iyi yaşam koşulları olan Batı Avrupa’ya gitmek istemeleri Yunanistan ile sıradaki diğer durak ülkeler ve gidilmek istenen ülkeler arasında gerginliğe yol açıyor. Geçtiğimiz haftalarda yaşanan Avusturya-Yunanistan gerginliği ve AB ülkelerinin zaten ekonomik krizlerle boğuşan Yunanistan’a ekonomik yardım yapmaması bu zıtlaşmanın somutlaşmış hali.

Batı uygarlığının dünyanın geri kalanını sömürerek yarattığı sermaye birikimini sömürdükleri ile paylaşma korkusu ise Avrupa’nın başlangıcı Roma İmparatorluğunun yıkılışına dayanan kronik hastalığı. Dünya’nın en büyük silah ihracatçıları olan Almanya, Fransa gibi Batı Avrupa ülkelerinin, kendi sattıkları silahlardan kaçan insanları ikinci sınıf insanmış gibi tel örgülerde kendi hallerine bırakmaları ise ‘beyaz’ların küstahlığını kanıtlayan bir çelişki. Bu tarihsel çelişkinin son süreçle beraber derinleşmesi Avrupa’da da radikal sağın güçlenmesine öncülük etmiş oldu.

Batı kendi körüklediği savaşın bedelini de ödemek zorunda. Kendi memleketlerinde ‘demokrat’, kilometrelerce uzaktaki memleketlerde zebani kesilen Batı, ‘güvenli evinin’ kapılarını açmak zorunda. Savaşı çıkar ya da çıkarma, sömür ya da sömürme; sınır çizmek de mültecileri o sınır kapılarında bekletmek de insanlık suçudur.

*The Clash – Safe European Home