DİSK İşçi Sağlığı-Güvenliği ve Eğitim Daire Müdürü Tevfik Güneş: Gerekli önlemler alınmazsa, işçi katliamları kaçınılmaz…’

Türkiye, iş cinayetlerinde Dünya üçüncüsü, Avrupa birincisi konumda. Bu hafta Umut Gazetesi olarak, Türkiye’de ölümlü iş kazaları neden bu kadar yüksek ve buna karşı ne yapılabilir sorularını Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu İşçi Sağlığı-Güvenliği ve Eğitim Daire Müdürü Tevfik Güneş’e sorduk. Güneş ile yaptığımız söyleşiyi siz değerli okurlarımızla paylaşıyoruz

27 Ocak 2017 Cuma, 15:44

 

Türkiye’de işçi sağlığı ve güvenliği ne durumda nasıl değerlendiriyorsunuz?

Neredeyse 20 yıldır söylüyoruz, Türkiye’de İSİG çok malul durumda. Türkiye’de sistemin çökmüş olduğunu çok rahat bir şekilde söyleyebiliriz. Sistemin çökmüş olduğunu sadece biz söylemiyoruz, Çalışma Bakanlığının kendi sitesinde ki değerlendirmelerde de bu mevcut. Mesela meslek hastalıkları tanı sistemi meselesi, iş kazalarının azaltılması, ölümlü iş kazalarının azaltılmasında bir gelişme olmadığını zaten kendileri de ifade ediyor. Bu hususta, sistem sorununu bir yasa çıkarınca çözecekmiş gibi davranıyorlar. 2012 yılında 6331 sayılı yasa yayınlandıktan sonra kademeli olarak geçişler başladı. Fakat gördüğümüz şey şudur ki; 2012 yılından 2016 yılına ölümlü iş kazaları ortalaması 1300’den 1500’lere çıktı. Son olarak İstanbul İSİG Meclisinin açıkladığı rakama göre en az 1970 işçi hayatını kaybetti, bu rakam geçen sene 1880’di. Yani giderek artan bir sayıdan bahsedebiliriz, yasanın kendisi de buna bir çare bulabilmiş değil. Kısacası Türkiye’de sistem çökmüş durumdadır. Bu çökmüş sistem üzerinden bir yasanın değişmesinin, bu sistemi toparlayacağını söylemek mümkün değil. Bu açıdan Türkiye’de hem iş kazaları bakımından hem de meslek hastalıkları bakımından olumlu bir tablonun olduğunu söylemek kendi açımızdan mümkün değil. Bunu yeri geldiği zaman bakanlığın ilgili birimlerinde de ifade ediyoruz.

Fakat Çalışma Bakanlığının İşçi Sağlığı ve Güvenliği Müdürü bu sorunları çözecek durumda değil. Bunun çözümü farklı bir sistem üzerine yapılacak tartışmalardan ortaya çıkacaktır. Kısacası Türkiye’de İSİG dendiğinde, ölümlü iş kazalarının en çok olduğu sektörlere bakmak gerekiyor. Bunlar da maden, inşaat, ulaşım ve metaldir. Eğer bu sektörlerde bir iyileşme göremiyorsak. Yasanın etkin uygulandığını, bu sürece etkin bir müdahalede bulunduğunu söyleyebilmemiz mümkün değil.

6331 sayılı yasadan bahsettiniz, İSİG Meclisi’nin söylediğine göre bu yasa değiştikten sonra işçi ölümleri daha da artmış. Bu yasa neyi değiştirdi?

Şöyle söylemek gerekiyor, Türkiye 2004 yılında AB üyelik görüşmeleri sırasında iki sözleşmeyi kabul etmişti.  ILO’nun 155 ve 161 Nolu İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği sözleşmelerini kabul etmiş ve meclisten geçirmişti. 89/391 Nolu yasa ile de bu çerçevede belirli çalışmalara başladı. 2004’den 2012’ye bakıldığında, Ulusal İş Sağlığı ve Güvenliği Konseyi oluşturulup, bu konsey çatısı altında mevzuat yapış süreçleri hızlandırıldığında ölümlü iş kazaları artmaya başladı. 2000’lerin başında aylık 90, yıllık ortalama 1200 ölümlü iş kazası olurken, yasanın çıktığı 2012 yılında bu rakam 1350’lere çıkmıştı. 2012-2016 arası bu rakam 1500’lere çıktı. Burada rakamlardan bahsetmiyoruz, burada iş cinayetlerinde ölen insanlardan bahsediyoruz. 2012-2014 yılı arasında, yani Soma katliamına kadar 1300’lerde giden rakam birden fırladı. Madencilik sektöründe bir takım düzenlemelere gidilmesiyle, sektörü düzenleyebileceğini sandılar. Fakat bu sefer de inşaat sektöründe sıkıntılar çıkmaya başladı. Mevzuatı istediğiniz kadar mükemmel yapın, bunun denetim ayakları, yaptırım ayakları düzenli değilse olumlu bir sonuç almak çok zor.

Peki denetim ve yaptırım süreci nasıl işliyor?

Ben size iki tane rapordan bahsedeyim. Bunlar 2005 yılında Çalışma Bakanlığı iş teftiş kurulunun madenlerde yaptığı ve770 işyerinde 7 bin işçiyi kapsayan bir araştırma. Bu araştırma da madenlerde olmazsa olmaz temel noktalara dikkat çekiyorlar. Aradan altı yıl geçiyor 2011 yılında Zonguldak, Balıkesir’de madenlerde 15, 18, 30 işçi ölümü meydana geliyor. Bunun üzerine Cumhurbaşkanlığı devlet denetleme kurulunu harekete geçiriyor. Devlet denetleme kurulu yaptığı araştırma sonucu bir rapor hazırlıyor. Bu raporu internet sitelerinde bulabilirsiniz. Kurul yaptığı incelemelerde 2005 yılında ki sorunlara dikkat çekerken, taşeron ve güvencesizlik ve üretim zorlamasına da dikkat çekiyorlar. Bu iki rapor madencilik sektöründe temel raporlar. Bunun dışında TMMOB’un çıkartmış olduğu raporlar var. Bunlar birbirine paralel raporlar, hep aynı sorunlara parmak basıyorlar. Galeri, gaz ölçümü, havalandırma, elektrik, nakliye gibi madenciliğin temel alanlarında gerekli önlemler alınmazsa, bu katliamlar kaçınılmaz hale geliyor.

Bu raporlar yayınlandığı halde biz neden, madencilik alanında bu kadar facia ile karşı karşıya geliyoruz. Demek ki sorun mevzuat yapış süreçlerinde ya da mevzuatların ne kadar mükemmel olmasıyla ilgili değil. Ya da en mükemmel risk değerlendirmelerini yapmanızla ilgili değil. Burada ki temek problem, sermaye birikimi. Sermaye birikim süreçlerine bakıldığında, 2000’lerden günümüze taşeron ve güvencesizleştirme bu siyasal iktidarın modeli haline geldi. Bu model ile işçi sağlığı iş güvenliğinin uyuşabilmesi, birikim rejiminin iş kazalarını önleyebilmesi, geriletebilmesi mümkün değil. Ülkede ki bu kalkınma modeli değişmediği sürece, işçi sağlığı ve iş güvenliği alanında, işçiler açısından bir gelişme olması söz konusu değil.

Taşeron ve güvencesizleştirme İSİG alanını ne kadar etkiliyor?

Biraz önce bahsettiğim devletin resmi raporları vardı. Bu raporların hayata geçirilmesi, raporlar doğrultusunda önlemler alınması lazım. Eğer alınmıyorsa, taşeron ve güvencesizleştirmenin ne kadar etkili olduğunu söyleyebiliriz. Mesela ciddi kusur bulunan iş yerlerinde kapatma değil, süre verip düzeltme yoluna gidilmiş. Sonuçta hayati önemi bulunan sorunlarda işçinin çalışmama hakkı, bakanlık müfettişlerinin orayı hızla kapatabilme yetkisi varken, bunlar hayata geçirilmiyor.

Biz buradan şunu çıkartıyoruz. Bu bir kişi ya da bakanlık yetkililerinin inisiyatifi ile oluşabilecek şeyler değil. Bu sistem sorunu ve aşağıdan yukarıya ve yukarıdan aşağıya birbirini etkileyen süreçlerle ilgili bir durum. Çok yapılı, çok katmanlı, çok disiplinli bir sistemden bahsediyoruz. Eğer bunlar böyle değilse işin bir ayağı çok sakat kalıyordur.

İkincisi taşeron ve güvencesizlik ilişkilerinin güçlenmesi, Türkiye’de sendikaların zayıflamasına ve fabrikalarda, iş yerlerinde işçi sağlığı ve güvenliği alanına müdahale etmesini ortadan kaldırıyor. 2000’lerin başlarında 260 bin olan taşeron işçi sayısı, günümüzde 2 buçuk milyonu bulmuş durumda. Bunun yanında kayıt dışı çalışmayı hiç konuşmuyoruz. Türkiye’de yaklaşık 9 buçuk milyon kayıt dışı çalışan var, bunlar tamamen güvencesiz durumda. Kayıt dışı, güvencesizlik ve işsizlik sarmalında ki işçilerin bu facialardan kurtulabilmesi mümkün değil. Biz hep şunu söylüyoruz “Taşeron ve güvencesiz çalışma yasaklansın”.

Siz sendikaların önünde ki anti demokratik yasaları kaldırmazsanız, sendikaların bu alana müdahale etmesi zorlaşır. Eğer sendikalaşmanın önü açılırsa, taşeron ve güvencesiz çalışma ortadan kalkar. Sendikaların denetim alanı genişlerse, daha etkin bir işçi sağlığı ve güvenliğinin de önü açılır.

Ölümlü iş kazaları nasıl önlenebilir?

Burada şöyle bir yanılsama ve manipülasyon var. İş kazaları hep işçilerin eğitimsizliğine, işçilerin laftan anlamamasına ve vurdumduymazlığına bağlanıyor. Biraz önce verdiğim örneklerden Torunlar’da mesela, kaza geliyorum diyor. Orada kullanılan asansörlerde inanılmaz derecede bir denetimsizlik var. Makinaların birçoğu eksik malzeme ile çalışıyor ve bakımları düzenli olarak yapılmıyor. Diğer yandan yatırım yapılmış bir proje ve buradan hızlı bir şekilde maddi geri dönüş bekleniyor, bundan dolayı da bir üretim zorlaması var. Mesela insanın taşındığı asansörde malzeme taşınması,  malzeme taşınan asansörde insan taşınması, bu asansörlerin periyodik bakımlarının yapılmaması kazanın geliyorum demesidir.

Baştan beri söylediğimiz şey şu bu sistem bunu çözebilecek durumda değil. Bunun bir alternatifinin tartışılması lazım. Biz buna dair 2007’den beri bir alternatif tartışması yapıyoruz. Birlikte hareket ettiğimiz, meslek oda ve birlikleri ile daha kapsamlı bir tartışma yürütmenin yollarını arıyoruz. 2007 işçi sağlığı ve güvenliği tartışmalarının hızlandığı bir dönem ama DİSK açısından bunun 1970’lere kadar giden bir tarihi var. Biz bu tarihten beri alternatif bir sistem kurulmasını, işçi sağlığı ve güvenliği mekanizmalarının kurulmasını öneriyoruz.

Nasıl bir alternatif sistemden bahsediyorsunuz?

Bunun bana göre üçayağı var. Bir taşeron ve güvencesiz çalışma yasaklanmalı. Çünkü bu sendikaları gücünü zayıflatıyor, gücü zayıflayan sendikaların denetim yapmasının önü kapanıyor. Birikim rejimi denetim yapmanın önünü kapatıyor, yaptırımı esnekleştiriyor. Bunun için taşeron ve güvencesizleştirme kesimlikle yasaklanmalı, bu yapılamıyorsa ciddi denetim altına alınması gerekiyor.

İkincisi 6356 sayılı sendikalar ve toplu sözleşme yasasının da değiştirilmesi lazım. Bu yasa antidemokratik bir yasa. Baraj yüzde 1’e düşse de sektör birleştirmelerinden dolayı çalışan sayıları arttı. Yüzde bir görünüyor ama geçmişe göre yüzde 10 olan baraj yüzde 20’ye çıkmış durumda. Yukarıda oluşturan sosyal diyaloğun aşağıda etkili olabilmesinin ayaklarından biri sendikalardır. Sendikalar İSİG alanına güçlü bir müdahalede bulunduğu zaman, işvereni de itecektir. İşverenle ortak, uyumlu bir şekilde daha etkin bir işçi sağlığı ve güvenliği alanını oluşturacaktır. Eğer bu alan tek başına işverene terk edilirse. İşverenin de maliyetten kaçınma gibi bir lüksü var ve bunu da her zaman kullanıyor. Hele bir de taşeron sistemi içerisinde bakıldığında sorumluluğu neredeyse yok denecek kadar azaldı. Bunu Soma’da da Torunlar’da da gördük. Hiçbir patronun yargılandığını görmedik. Bir yerde 301 işçi ölüyor, bir yerde 10 işçi ölüyor, 18 işçi orada ölüyor ama işin sahibi olan patronlar sürekli yargılanmadan kurtuluyor. Zaten hukuk da buna göre şekillenmiş durumda.

Üçüncüsü, bu alan işçi sağlığı ve güvenliği genel müdürlüğüne bırakılamayacak kadar ciddi sorunlarla malul bir alan. Bunun öncelikli olarak sendikalar, meslek oda ve birlikleri, üniversitelerden oluşan ulusal konsey çatısı altında oluşturulmuş özerk demokratik bir yapılanma ile olabileceğini düşünüyoruz. Bu tartışılıyor ama alt başlıklarını vermek önemli diye düşünüyorum. Birincisi, iş güvenliği uzmanları ve iş yeri hekimleri hep tartışma konusu olmuştur. Maaşlarını patrondan alan bu uzman ve hekimler ne kadar etkin müdahalede bulunabilir. Bunun için bir havuz oluşturulabilir ve bütün ödeme bu özerk demokratik yapılanma tarafından yapılabilir ve denetlenmesi de buradan olabilir. Mevzuat yapış süreçleri buradan olabilir, yaptırım ve denetimler, iş müfettişleri vs. buraya gelebilir. Çalışma Bakanlığı ve sosyal güvenliğin ilgili birimleri buraya aktarılabilir. Bunun mali yapısı özerk olmak zorunda. Böylece buraya müdahale etmek isteyen siyasal iktidarın bu kanalları da kesilmiş olur. Bu sistem aşağıda da çok etkin bir yapılanmayı ön plana çıkaracaktır. İşyeri temsilcileri, ombudsmanlık, bölgesel temsilcilik gibi birçok mekanizmayı oluşturacak ve harekete geçirecektir. Bu sistem tartışmasını biz yapmadığımız sürece, sermaye bu konumunu koruduğu sürece, ölümlü ş kazalarını azaltabilmemiz, bunlardan kurtulabilmemiz mümkün değil.