Son Dakika
29 Mayıs 2017 Pazartesi
26 Mart 2016 Cumartesi, 13:50
Ulaş Bayraktaroğlu
Ulaş Bayraktaroğlu ulasbayraktaroglu@umutgazetesi.org Tüm Yazılar

Devlet iktidarina doğru AKP-IŞİD faşizmi (1) – Ulaş Bayraktaroğlu

Devlet iktidarını biçimlendiren siyasal statüko üretim ilişkilerinin özgün biçimine, sınıfların nicelik ve nitelik olarak sübjektif durumlarına, emperyalizme göre mevcut iktidarın konumlanışına, emperyalist tekellerin içteki iktisadi konumlanışlarına, yönetici sınıflar arasındaki ilişkilere, yönetilen sınıflar arasındaki iç ilişkilere, devlet ve direniş kültürlerine -tarihsel olarak- göre yapılanır. Günümüzde TC’ye hâkim siyasal statüko hızlı bir dönüşsüz nitel değişim yoluna girmiştir. Burjuvazi, proletarya, ezilenler, ezilen halklarla sınıfların ve kesimlerin temsil edildikleri tüm siyasal organizasyonlar bu değişimden zorunlu olarak etkilenmektedir ve etkilenecektir. Toplumsal mücadelelerde nitel değişim ya devrimci ya da karşıdevrimci durumu anlatır. Devrimci durum işçi sınıfının, ezilenlerin ve ezilen halkların çıkarları yolunda yeni mevziler kazanma olanaklarına tekabül eder. Karşıdevrimci durumsa en kaba ifade ile devrimci durumun bastırılmasıdır. Siyasal bir organizasyon devrimci durumun veya karşıdevrimci durumun doğru analizini yapamazsa siyasal arenanın dışına düşer ve garnitürleşir. Mevcut konjonktürde Türkiye’de sınıf mücadeleleri ara bir dönem yaşamakta ve devrimci örgütlenme ile karşıdevrimci örgütlenme karşılıklı tahkim olurken siyasal savaşım çok yönlü olarak gittikçe sertleşmektedir.      Türkiye’de sınıf savaşımı birçok tâli fakat etkili çelişkilerden doğan toplumsal mücadelelerin prizmasında kırılmaktadır (bu konuyu bütün yönleriyle ileriki bölümlerde irdeleyeceğiz). Bunların başında emperyalizmle, ezilen halklar ve bağımlı kapitalist devletler arasındaki çelişkiler gelmektedir. TC emperyalizme bağımlı kapitalist bir devlettir. Fakat emperyalist güçlerin buyruklarını koşulsuz yerine getiren bir tür emir eri değildir. Türkiye oligarşisi emperyalist güçler arasındaki çelişkileri görmektedir ve bu durumdan kendini güçlendirmek için faydalanmaya çalışmaktadır. Emperyalizmi katı merkeziyetçi (hiyerarşinin mutlak olduğu) ve sadece iktisadi dışsal bir olgu olarak değerlendirmemek gerekir. Emperyalizmi bir tür imparatorluk olarak analiz eden ultra-emperyalizm yaklaşımının kökeninde ekonomist indirgemecilik vardır. Ultra-emperyalizm teorisi iktisadi yapıyla siyasal konumlanışların diyalektik bağını kuramadığından dolayı kabalaşır ve kestirme çözümlere yönelir. Hatırlanırsa post-modern “imparatorluk” tahlilcileri son Irak savaşından sonra ulus-devletlerin iktidardaki etkinliklerini çöpe atıp çok uluslu şirketlerin hâkimiyeti tezlerini piyasaya sürüyorlardı. Gericilikle uzlaşan bu yaklaşım emperyalizmle mücadele etmekten kaçınmaktan ve kendi durumunu teorik olarak izah etmeye çalışmaktan başka bir şey değildir. Bahsettiğimiz popüler çaresizlik teorilerine kapılanların fark edemedikleri emperyalist güçlerin bu tezleri kendi devletleri için uygun görmedikleri, sadece dağıtmayı hedefledikleri ulus-devletler için piyasaya sürmekte olduklarıydı. Devrimci proletaryanın burjuva iktidarına ve temeli olan ulus-devletlere enternasyonalist bir şekilde karşı olmasıyla, emperyalist-sömürgeci planları aklayan ultra-emperyalizm versiyonu tahlillerin bir alakası yoktur. Emperyalist güçlerin her ne kadar kendilerini örnek gösterseler de ellerindeki devlet güçlerini zayıflatacaklarını düşünmek kadar büyük bir hamkafalılık olabilir mi? Bugün bu konuda doğruya yakın tahlilleri kolayca yapabiliyoruz. Çünkü zaten sürecin sonuçlarını görmüş durumdayız.

Bu bağlamda konuyla ilgili herkes AKP iktidarından önce tekelci oligarşik diktatörlük içinde baskın olan askeri-sivil bürokrasinin başına neler geldiğini düşünmelidir. Konu egemen sınıfların iktisadi-bürokratik hacim ve askeri olanakları açından değerlendirilirse emperyalist güçlerin fili fareye boğdurttuklarını tespit etmek yanlış olmaz. Arkasında başta ABD olmak üzere emperyalist güçler ve tekelci burjuvazinin önemli bir çoğunluğu olmasaydı AKP askeri-sivil bürokrasiyi bu oranda etkisizleştiremezdi. Sivil-askeri bürokrasinin oligarşik blok içerisindeki baskın rolünü yitirmesi, yerine AKP’nin geçmesiyle sonuçlanmamıştır. Oligarşik blok içinde yaşanan   egemen sınıflar arası çatışma  basit bir yer değiştirme olarak kavranmamalıdır. Egemen sınıfların iç iktidar ilişkileri objektif siyasal koşullara göre yeni bir biçim almıştır. Eski statüko ve kendini hâlâ biçimlendirmekte olan yeni statüko arasında kısmen uzlaşmaya, kısmen düşük yoğunluklu kavgaya dayalı bir denge oluşmuştur. Oluşan bu suni dengeye -iki taraf da birbirini alt etmek için fırsat kollamaktadır- emperyalist güçlerin etkisini ve denge üstündeki belirleyiciliğini gözden kaçırmamak gerekir.

Faşizm Emperyalist Aşamanın Ürünüdür

Kapitalizmin son aşaması emperyalizm, emperyalist güçlerin dünya çapındaki (dışsal bir olgu olarak) maddi hegemonyasının ötesinde de kendini dayatan sistematik bir evre olarak kavranmalıdır. Emperyalizm sadece askeri ve iktisadi iktidar ilişkileri bütünü değildir. Sermayenin yoğunlaşmasının durduğu koşullarda kapitalizmin varlığını koruyabilmesi mümkün değildir. Sermayenin yoğunlaşması, tekellere dönüşmesi (finans-kapitalin oluşması) ve bu gittikçe büyüyen, güçlenen tekellerin ulusal sınırları aşması kaçınılmaz bir şekilde kapitalizmin gelişmesinin temel şartı olarak gerçekleşmiştir. İlk bakışta sadece iktisadi olgular olarak gözüken bu temel belirlemeler ulus-devlet ideolojisinin, burjuvazinin “devrimci”, “serbest rekabetçi” ve son olarak emperyalist olduğu dönemlerde farklılaşmasına yol açmıştır. İlk iktidara yerleşme döneminde bir bütün olarak feodalitenin ideolojisine, iktidar ilişkilerine ve siyasal kültürüne karşı konumlanan burjuvazi ulus-devlet ideolojisini kuvvetli bir şekilde savunuyordu. Emperyalist aşamada kendi biçimlendirdiği ve savunduğu ulus-devlet ideolojisine dünyanın bazı bölgeleri söz konusu olunca karşı çıkmıştır. Emperyalist sömürgeciliğin ideolojisi, Wilson Prensipleriyle tam olarak uyuşmamaktadır. Ulusların kendi kaderini tayin hakkına atıfta bulunan Wilson Prensipleri burjuvazinin primitif gelişim döneminden esinlenerek oluşturulmuştur. Bu prensiplerin ortaya atılmasıyla amaçlananın emperyalistler arası rekabetten kaynaklanan hedefler olması bu gerçeği değiştirmez.

İngiltere ve Fransa’nın geçen yüzyılın ilk çeyreğinde Ortadoğu’daki hegemonya alanlarını paylaşmak için çizdiği Sykes-Picot Anlaşması emperyalist sömürgeciliğin ürünüdür. Bölge ile ilgili geliştirilen emperyalist ideolojiyi kısmen oryantalizm kavramı ifade edebilir. Oryantalizmin temelinde sömürgecinin kendine ilerici müdahaleci, sömürmeyi hedeflediğine de “geri kalmış” niteliklerini uygun görmesi vardır. Geri olarak etiketlenen sömürge halkının kültürüne karşı emperyalistlerin üstenci, hegemonyacı, aşağılayıcı ve sahte bir sempatiyi içeren yaklaşımları söz konusudur. Bu emperyalist ideolojinin temelinde uluslararası tekellerin sermaye yoğunlaşma hareketlerini sürdürebilmek için yeni sömürgeler elde etmeye yönelmeleri vardır. Bahsettiğimiz yeni sömürgeleri burjuvazi küçük bir azınlık olarak kendi sınıfsal özgücüyle ele geçiremeyeceği nden dolayı yönetmekte olduğu halkları bir tür emperyalist, fetihçi siyaset doğrultusunda savaştırmak zorundadır. Yeni sömürgelerin; pazarların, ucuz işgücünün ve hammedde kaynaklarının elde edilmesine yönelik ideolojik altyapı ve siyasal konumlanış emperyalist aşamanın doğasının zorunlu ürünleridir.

Diğer taraftan elde edilen sömürgelerin, diğer emperyalist güçlere karşı savunulabilmeleri için derişimi kontrol altında tutulabilen bir tür ulus-devletçiliğe de ihtiyaç vardır. Emperyalist aşamada ulus-devlet ideolojisi formülünde kıvam tutturulamazsa ulusal sorunun ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bu bağlamda İngiltere’nin İrlanda’yla, Fransa’nın Cezayir’le, Çarlık Rusya’sının Polonya’yla, ABD’nin kendi Güney eyaletleriyle, Türkiye’nin Kürdistan’la yaşadığı  sorunlar eşitsiz ve bileşik gelişim yasasına göre farklılıklar ve benzerlikler arz etmektedir. Bütün bu örneklerdeki burjuva iktidarı, rakipleri olan başka burjuva iktidarlarının baskısı altında bahsettiğimiz sorunları yaşamıştır ve yaşamaktadır. Bu noktada ulusal sorunun kaynağı yoksa hiçbir dış etken onu sömürgeciliğe karşı harekete geçiremez. Her emperyalist devletin, rakibi olan başka bir emperyalist devletin sömürgelerini ve içindeki başka muhalefet odaklarını, emperyalist hegemonya kavgasının gereği olarak rakibine karşı kışkırtmaması düşünülemez.

Belli sınırlar içinde devlete hâkim olan burjuva iktidarı diğer egemen sınıflar ve kliklerle anlaşmak veya onları kendine tabi kılmak zorundadır. Bu iki yöntem iç içe geçmiş bir şekilde de uygulanabilir. Türkiye’deki tekelci oligarşik diktatörlük bu yöntemlerin kaynaşmasının en tipik örneklerinden biridir. Cumhuriyetin kuruluşuyla beraber feodaliteden kalma büyük toprak sahipleriyle, ticaret ve sanayi burjuvazisinin, sivil-askeri bürokrasinin (devletin imkânlarıyla gittikçe burjuvalaşan) baskın otoritesinde emperyalizme gittikçe bağımlı hâle gelerek oluşturduğu oligarşik bir blok söz konusuydu. Emperyalizme bağımlılık açık bir şekilde tercih edildi ve devletin görece özerkliğinin muhafaza edilebilmesi için SSCB ile emperyalist güçler arasındaki çelişkilerden ve emperyalist güçlerin iç çelişkilerinden faydalanmaya çalışıldı. Bu nispeten ortayolcu politikanın yürütücüsü, AKP iktidarından önce oligarşik blokta baskın bir pozisyona sahip olan sivil-askeri bürokrasidir. Günümüzde Türkiye’de siyasal güç dengeleri ve devlet iktidarının ideolojisi köklü değişimlere uğramıştır. Kapitalizmin doğal gelişim seyri doğrultusunda büyük toprak sahiplerinin kapitalistleşmesi ve mali oligarşinin oluşumunu tamamlayarak hegemonya kurmasının dışında egemenlerin iktisadi konumlanış ve ilişkilerinde köklü bir değişiklik yoktur. Koç Grubu karşısında Ülker Grubunun etkinlik kazanması, Doğan Medya Grubunun kısmen etkinliğini yitirmesi ve yerini “yandaş medya” gruplarının doldurması iktisadi olarak köklü değişimler değildir, diğer taraftan bütün bu değişimler siyasal iktidar ilişkileri açısından köklü değişikliklerdir -aynı sivil-askeri bürokrasinin oligarşik blok içerisinde baskın rolünü yitirmesinde olduğu gibi-.

Başta ABD olmak üzere emperyalist güçler bu sonuçları istiyor ve bu doğrultuda çalışmalar yürütüyordu. Bölgeye yönelik emperyalistlerin bu türlü faaliyetleri Türkiye’de olağanüstü yönetim biçimlerinin gündeme gelmesiyle sonuçlanmıştır. 1960, ’71 ve 1980, 12 Eylül müdaheleleri ve askeri diktatörlükleri aynı zamanda bonapartist ve faşist yönetim uygulamalarının etkinleştiği dönemlerle sonuçlanmıştır. İktidara geldiğinden beri AKP hükümetinin doğru ya da yanlış tahlillerle kaçınılmaz olarak olağanüstü yönetim biçimleriyle anılmasının sebebi budur. Siyasal bunalım dönemlerinin en olağan ürünü olağanüstü bir yönetim biçimiyle sonuçlanmasıdır. Burjuvazi için olağanüstü siyasal durum kendisine karşı gelişebilecek devrimci bir dönemdir. Devrimci proletarya için ise kendisine karşı gelişebilecek bir karşıdevrimci dönemdir. İşçi sınıfına, ezilenlere ve ezilen halklara yönelik gelişebilecek karşıdevrimci durum faşist, bonapartist, askeri olmak üzere üç devlet biçiminden birinin iktidara gelmesiyle sonuçlanabilir.

Emperyalizmin bu tür olasılıklar karşısındaki tavrı açık ve nettir: kendisine karşı devrimci bir durumun engellenmesini, hegemonyasını ve tahakkümünü sürdürmeyi esas alır. Emperyalistler için sömürgelerinde veya yarı-sömürgelerinde kimin ya da hangi devlet biçiminin iktidara geldiğinin esas olarak bir önemi yoktur. Kısaca belirtmek gerekirse zarfla değil mazrufla ilgilenir. Onun için önemli olan desteklediği ve arka çıktığı yönetimin çıkarlarını savunmasıdır. ABD böyle bir bakış açısıyla çıkarlarınınn tehlikede olduğunu düşündüğü için AKP’den önceki eski statökonun yöneticilerini desteklemeyi bırakmıştır. O dönemde emperyalizmin güvenmediği sivil-askeri bürokrasinin karşısında alternatif olabilecek tek aday AKP idi. Emperyalist güçlerin bu tercihlerinin temel 4 sebebi vardır: 1. Rusya-Çin bloğu güçleniyor ve ABD-AB-Japonya’ya karşı dünya çapında etkinlik kazanıyordu. Bu durum Türkiye burjuvasinin iştahını kabartıyor ve bölgesel güç olma hayallerini güçlendiriyordu. 2. İçte burjuva ilişkileri baştan aşağı düzenlenmeye tabi tutulan TC, bölgesel olarak etkinleşemez ve yeni tercihler yapamazdı. 3. Büyük Ortadoğu Projesi dâhilinde AKP gibi bir ılımlı İslam projesine ihtiyaç vardı. Böylece Müslüman dünyasındaki muhtemel bir anti-emperyalist hareket ve bu potansiyeli kullanma ihtimali olan uluslarlarası güçlerin planları engellenebilecekti. 4. Bir önceki dönemde zayıf olan -bu durum şu an değişmiştir- AKP’nin elinde silahlı kuvvetler ve büyük ekonomik olanaklar yoktu. Bu nedenle çok daha kolay kontrol edilebilirdi.

Nispeten güçlü olan emperyalist odak diğer devletlerin ve halkların alnına kader yazabiliyor olsaydı bahsettiğimiz değerlendirmelerle temellendirilen emperyalist plan şaşmaz bir şekilde işleyebilirdi. Bu noktada ABD emperyalizminin AKP iktidarıyla ilgili planlarının neden ve nasıl bozulduğınu irdelememiz gerekir. Aranan neden kapitalist gelişmenin çok bilinen bir kuralına dayanmaktadır. Konuya Lenin şöyle yaklaşıyordu:

Çünkü, kapitalist düzen içinde, nüfuz bölgelerinin, çıkarların, sömürgelerin paylaşılması konusunda, paylaşmaya katılanların gücünden, bunların genel ekonomik, mali, askeri vb. gücünden başka bir esas düşünülemez. Oysa paylaşmaya katılanların gücü aynı şekilde değişmemektedir, çünkü kapitalist düzende farklı girişimlerin, tröstlerin, sanayilerin, ülkelerin, eşit şekilde gelişecekleri düşünülemez. Almanya, yarım yüzyıl kadar önce kapitalist gücü o zamanki İngiltere’nin gücüyle karşılaştırıldığı zaman, zavallı, önemsiz bir ülkeydi; Rusya’yla karşılaştırıldığı zaman Japonya da aynı durumdaydı.” (Emperyalizm, V.I. Lenin)

Başarılı olup olamayacağı ayrı bir konudur; fakat Türkiye’deki tekelci burjuvazi bölgesel ve dünya çapındaki etkinliğini neden artırmak istemesin? Türkiye’de tekelci burjuvazinin önemli bir kısmı kapitalist gelişmenin doğası gereği bu doğrultuda isteklere kapıldılar ve AKP vasıtasıyla bu siyaseti uygulamaya kalktılar. Yönelimlerine uygun olarak emperyalistler arası gittikçe artan çelişkileri tespit ettiler ve çıkarları doğrultusunda değerlendirmeye çalıştılar. Böyle bir hamle karşısında başta bağımlı oldukları Batı emperyalist bloğu (ABD-AB-Japonya) sınırlayıcı karşı hamleler gerçekleştirdi. Fethullah örgütlenmesinin bu gidişata takoz koymaya çalışması emperyalist güçlerin sınırlandırma faaliyetinin en açık örneğidir. Bugün genel tablo cemaat örgütlenmesinin AKP karşısında pek başarılı olamadığını göstermektedir. Ne ortaya sunulan hırsızlık dosyaları ne de IŞİD’e silah taşıyan MİT TIR’larının yakalanması AKP eliyle yürütülen yayılmacı, hegemonyacı burjuva siyasetini sınırlandırabildi. Bir yönüyle IŞİD’in ve benzeri faşist örgütlenmelerin hegemonya kurabildikleri her alan AKP’nin de hegemonya alanıdır. Emperyalistlerin sınırlandırma politikalarına karşı AKP de çeşitli ataklar gerçekleştirmeye çalıştı: 1. Rusya ile siyasal bir yakınlaşmaya girdi ve Şangay Beşlisine dâhil olabileceğini belirtti. 2. Çin’den füze satın almak için antlaşma yapmaya kalktı. 3. Suriye’deki iç savaşa IŞİD, El-Nusra gibi örgütler aracılığıyla dolaylı müdahale etmeye kalktı. 4. ABD ile belli bir rezonans tutturmadan PKK ile arasında ateşkes ilân etti ve müzakere masasına oturdu. 5. Mısır ve Libya’daki gelişmeler karşısında emperyalist güçlerden farklı bir politika yürütmeye çalıştı. 6. İsrail karşısında kendini bölgesel bir alternatif olarak sundu. 7. Irak’ta bulunan askeri güçlerini çoğaltmaya kalktı. 8. İslam Ordusu adlı örgütlenmede belirleyici bir rol oynayabilmek için harekete geçti. 9. Suriyeli mültecilerin göç hareketini Avrupa Birliğine karşı kullanmaya çalıştı.

Belirttiğimiz maddelerdeki siyasal hamlelere karşı ABD’nin açık bir muhalif ya da destekleyen pozisyon alması beklenmemelidir. Emperyalist güçler siyasal konjonktürün ve güçlerin sürekli değişmekte olduğunu iyi kavradıkları için gelişen durumlara göre yeni farklı taktik hamleler geliştirebilirler. Siyasal gücü olanın taktik hamle geliştirme kabiliyeti de yüksek olur. Temelde ABD’nin AKP iktidarıyla sorunu stratejik olan bağlımlılık ilişkisi ile ilgilidir. Günümüz güç dengeleri itibarıyla TC’nin emperyalizme bağımlı olma zorunluluğuyla belli oranda ABD’ye bağımlı olmasını birbirine karıştırmamak gerekir. ABD, AKP’nin Rusya ve Çin’e bir önceki konjonkjtürde yakınlaşmasından daha fazla rahatsız olsa bile bugün Almanya’ya yakınlaşmasından da pek hoşlanmamaktadır. Dikkat edilirse faşist IŞİD örgütü Avrupa ülkelerine karşı katliam eylemleri yaparken oldukça seçicidir. IŞİD’in eylemlerinin AKP dış politikasıyla uyumlu olması pek tesadüf olarak gözükmemektedir.

AKP hükümetinin Rus uçağını düşürmesi basit bir ABD’ye yaranma politikası olarak kavranmamalıdır. AKP Rusya’nın savaş uçağını düşürerek hem dünyaya güç gösterisi yapmış hem de kendisi için uygun olmayan bir konjonktürde Suriye’ye askeri bir müdahale yapmaktan kurtulmuştur. Çünkü AKP ihtiyaç duyduğu savaş ortamını Kuzey Kürdistan’da Kürt halkına saldırarak elde etmişti. ABD’nin tüm üstü kapalı teşviklerine rağmen AKP hükümeti Kuzey Suriye’ye askeri müdahale yaparak Suriye rejimi, YPG ve Rusya’yla doğrudan çatışmayı tercih etmemiştir. AKP böyle bir savaşa girerse kazanamayacağını bilmektedir. ABD de bu tür bir savaşa giren, kazanamayacak ve zor duruma düşecek olan AKP’yi kolayca kontrol altına alabileceğini bilmektedir. Böylece ABD bir taşla üç kuş vuracağını planlamaktadır: Suriye’ye daha fazla müdahale etme hakkını, AKP üzerinde hegemonya kurma fırsatını ve Rusya’yı oyalayacak bir çatışma fırsatını elde etmiş olacaktır. Emperyalist ve bölgesel güçlerin siyasal çıkarlarının çatıştığı bu sürekli değişken ve karmaşanın arttığı ortamda kalabilmesinin AKP için tek yolu faşist diktatörlüğü inşa etmektir. Bu doğrultuda kendisine engel olabilecek mevcut burjuva parlementarist işleyişi durdurmuş ve burjuva hukuk düzenini geçersizleştirmiştir Tüm muhalefeti potansiyel düşman olarak değerlendirmeye başlamıştır. Hükümet idaresinin inisiyatifini büyük oranda kısıtlamış ve yerine popüler adlandırmayla “Saray yönetimini” geçirmiştir. Erdoğan bugünden, henüz daha faşist diktatörlük iktidara gelmeden, “milli şef” rolünü üstlenmiştir.

AKP-IŞİD faşizmi TC oligarşisinin klasik Türk-İslam sentezi ideolojisini Sunni İslam’ın belirleyici olduğu Türk(iyelilik) dayatmasına dönüştürdü. Böylece ister “barışçıl” isterse savaşa dayalı yoldan sömürgeci politikalarını sürdürebileceği daha uygun bir ideolojik alt yapı elde etmiş oldu. Bununla beraber islami Türkiye’lilik ideolojik kimliğini kitlelerin kendi tarafında saf tutması için bir araç olarak kullandı. AKP-IŞİD faşizmi tarafından halkın dini inanç ve duyguları sonuna kadar istismar edildi ve sömürüldü.

Toplumsal saflaşmanın alt yapısını hazırladıktan sonra bombalarla, katliamlarla, baskıyla muhalefeti sindirme operasyonuna başladı ve devam etmekte. Bununla birlikte Suriyeli mültecileri ölümle sonuçlanan bir göç hareketine sürükleyerek AB’yi kendi politikalarına destek vermeye zorlamaktadır. IŞİD terörünü hem Türkiye’de hem de Avrupa’da operasyon ve tehdit aracı olarak kullanmaktadır. Örgütlenme yöntemleri aşısından ve ideolojik yönden IŞİD’la örtüşmesinin yanı sıra AKP, işçi sınıfına ve ezilen halklara yönelik olarak faşist terörü çok yönlü kullanma siyasetini uygulamasıyla da IŞİD’leşmiştir. Bu nedenle faşist partiyi kendi özgünlüğü içinde en doğru ifade edebilecek kavramsallaştırma “AKP-IŞİD faşizmidir”.

Türkiye’de Faşizm ve AKP-IŞİD Örgütlenmesi

Geçen yüzyılın başındaki emperyalist ülkeler zincirini ele alırsak Ekim Devrimiyle Rusya’da zincirin en zayıf halkalarından birinin kırıldığını görürüz. O dönemin proletarya devriminin gerçekleşme ihtimali olduğu diğer zayıf halkaları Almanya ve İtalya’dır. Diğer taraftan proletarya devriminin gerçekleşme ihtimali zayıf olanlar arasında -yaşadığı sonuçlar itibarıyla- en tipik örnek Japonya’dır. Proletarya devriminin gerçekleşme ihtimalinin zayıf olduğu Japonya girdiği emperyalist paylaşım mücadelelerinde birçok yenilgi almış ve bunun sonucu olarak uğradığı ağır saldırılar sonucu derin toplumsal sorunlar yaşamıştır. Fakat Japonya faşizmin etkinlik kazanabildiği ya da iktidarlaşabildiği bir ülke olmadı. Genel bir işleyiş prensibi olarak hemen belirleyebiliriz ki proletarya devrimi olasılığı dünya çapındaki emperyalist güçlerde ve “yerel burjuvazide” faşist örgütlenmeyi destekleme ve faşist devlet biçimini tercih etme eğilimini doğurur.  Burjuvazi emperyalist düzen zincirinin zayıf halkalarının kopmasını engellemek için elinden geleni yapacaktır.

Almanya ve İtalya’da proletarya devrimini engellemek için başta İngiltere, Fransa ve ABD olmak üzere emperyalist güçler faşist ve gerici güçlerin örgütlenmesini desteklemişlerdir. Bu destek öyle bir stratejik yaklaşımdır ki çeşitli dönemlerde faşist güçlerle emperyalist güçler çelişkiye düşseler de sürmüştür. (Young Planına NSDAP’nin karşı çıkması gibi) Emperyalist güçler Nazilerin saldırgan bir savaş politikası yürüteceğini biliyorlardı. Devrimci saflarda olan birçokları gibi Nazilerin saldırganlığının, savaş politikasının o konjonktürdeki yönü konusunda yanıldılar. Troçki de bu konuda o dönemde yanılanlar arasındadır:

“Alman nasyonal sosyalistlerinin, bir kez iktidara geldikten sonra, önce Fransa’ya hatta Polonya’ya karşı savaşa girişeceklerini düşünmek tam bir siyasi budalalık olur.

Hiçbir burjuva parlementer hükümeti bugün SSCB’ye karşı savaşı göze alamaz; böyle bir girişim sonsuz iç karışıklıklara gebe olur. Ama eğer Hitler iktidara gelir, ilk adımda Alman proletaryasının öncü kesimini ezer ve proletaryayı bütünüyle yıllar sürecek bir dağınıklık ve moral çöküntüsü içerisine sokarsa, faşist hükümet, SSCB’ye karşı savaşa girişebilecek tek ülke olur. Bu hükümetin Polonya, Romanya, diğer sınır boyundaki devletler ve Uzakdoğu’da Japonya ile ortak cephe kuracağını söylemek bile fazladır. Bu girişimde Hitler hükümeti bir bütün olarak dünya kapitalizminin tek yürütme organı olarak görünecektir.” (sf. 139, Faşizme Karşı Mücadele, L. Troçki)

Troçki’nin Nazi faşizminin konjonktürel taktiği konusundaki yanılgısıyla bu tespitini temellendirdiği doğru yaklaşımlarını ayırdetmek gerekir. Öncelikle Almanya’daki faşist örgütlenmeyi destekleyen ve yönlendirmeye çalışan emperyalist güçlerin stratejisini doğru tespit ettiğini belirlemeliyiz. Bununla birlikte SSCB’nin, sosyalizmin dünya çapında büyüyen, yayılan gücüyle ilgili de yanılmamıştır. Bu doğrultuda “sosyalizmin ana vatanının korunması” için dünyanın başka yerlerindeki devrimci hareketlere pragmatik bir “ulus-devletçi politikayla” yaklaşan III. Enternasyonal’in ve SSCB’nin o dönemdeki yöneticilerinin siyasetine karşı çıkışının haklı olduğunu tarihsel gelişmeler göstermiştir. Dünyanın her bölgesindeki devrimci proletaryanın  mücadeleyi yükseltmesi ve kazanmış olduğu mevziler aynı zamanda proletarya devriminin muzaffer olduğu ülkelerin gücüdür. Proletaryanın muzaffer olduğu ülkelerin gücü ise her yerde sürdürülmekte olan devrimci proletaryanın ve ezilen halkların mücadelesinin gücüdür. Devrimci proletaryanın mücadelesinin muzaffer veya sürmekte olduğu hiçbir ülkede birinin durumu diğeri için konjonktürel, pragmatik pazarlık konusu olmamalıdır. Böyle bir pragmatizm “Dünyanın bütün işçileri ve ezilen halkları birleşin!” sloganını pratikte geçersiz kılar.

Bu tespitlerimize uygun olarak karşıt sınıfların pozisyon aldığı durumlarda, toplumsal mücadelelerin gelişiminde “zayıf olan güçlünün zayıflığı, güçlü olan zayıfın gücüdür” belirlemesi geçerli olur. Devrimci proletarya veya burjuvazi, iki taraf da sınıf mücadelesinde birbirinin zayıf yönlerini kollayarak  fırsat aramış ve bulduğunda oradan taarruza geçmiştir ve geçecektir. Siyasal bir gücün taarruza geçmesi için saflarını konsolide etmesi ve örgütlemesi gerekir. Taarruz durumu siyasal önderliğin saflarına hâkim olmasını zorunlu kılar. Doğası gereği saldırganlık ve savaş siyasetiyle var olan faşizm kendi işlevini yerine getirebilmek için mutlaka burjuva kesimler arasında da kararlı bir önderlik mücadelesine girecektir. Nazilerin Sovyetlerden önce emperyalist güçlere saldırmasının sebebi de budur. Faşizm belli bir dönemin ihtiyaçlarına yönelik olarak burjuvazi tarafından kullanılıp daha sonra rafa kaldırılacak basit bir aparat değildir. Tersine ideolojik ve siyasal içeriğe, örgütlenmeye ve hedeflere sahip özelleşmiş bir örgütlenmedir. Faşist AKP-IŞİD örgütünün olgunlaşması ve siyasal hegemonya yöntemleri bu yaklaşımın ışığında ele alınırsa Türkiye, bölge ve hatta Avrupa, Kuzey Afrika’ya yönelik siyasal hamlelerinin nedeni anlaşılacaktır.

Faşizmi basit bir aparat olarak gören anlayış askeri diktatörlükle onu sürekli karıştırma eğilimindedir. Askeri diktatörlükle faşist diktatörlüğün en belirgin farkı birinin geçici bir devlet biçimi diğerinin evrensellik, kalıcılık hedeflerine sahip siyasal hareket olarak gelişmesidir. İkisinin de kalıcı olup olamayacağından bağımsız olarak faşizmin dönüştürücülüğü ve etkilerinin derinliği kuşku götürmez bir şekilde çok daha fazladır. Birçok devrimci önder ve düşünür sebepsiz yere kurumsal, gizli, açık vb. nitelendirmelerle faşizmi nitelendirmeye çalışmamıştır. Bu çabaların önemli bir nedeni, emperyalist aşamada, diğer olağanüstü devlet biçimlerinin siyasal arka planlarından farklı olarak faşizmin kendisini topluma sürekli bir şekilde dayatmasıdır.

Devrimci Önderlerden Türkiye’de Faşizm Meselesine İki Yaklaşım Örneği

Faşizm bir düzeyde ve biçimde örgütlenerek emperyalist aşamada burjuva diktatörlüklerinde varlığını sürdürür. RAF’ın yürütmüş olduğu devrimci savaş aynı zamanda  Almanya’da burjuva devlet içerisine yuvalanmış faşizme karşıydı:

“Nazi rejimi döneminde SSin üyesi olan Schleyerin, her türlü toplumsal katmandan gelen birçok Nazide olduğu gibi, konumu ve itibarı iade edilmişti; Nazilikten, Federal Almanyanın devlet dairelerine, adli kurumlarına, polis aygıtına, orduya, medyaya ve tekellerin başına kadar uzanan kariyerler söz konusuydu. (…)

Kimisi Nazi ordusunda tecrübesini edinmiş olan Kriz Masası üyeleri 77de anti kapitalist ve anti faşist mücadelelerin ortaya çıkmasına izin vermemek ya da bertaraf etmek için Naziler böyle durumlarda nasıl davranırlardıysa -her ne kadar daha barbarca da olsaydı– aynı davranış kalıpları dahilinde tepkilerini ortaya koydular. Nasyonal Sosyalist faşizmde de 1977de de, devlet politikası, bir yanda olağanüstü hal altında devlete yönelik itaatkar bir sadakat diğer yanda da baskı dışında bir alanın kalmamasını amaçlıyordu” (“Devrim, ‘vardım, varım, var olacağım…’ Diyor”/RAF fesih bildirgesi)

Tarih ve Halklar nezdinde tamamıyla teşhir olmuş   Nazi Faşist diktatörlüğünün  yenilmiş-ezilmiş olmasına rahmen Kapitalist Almanya’da faşizmin kurumsal olarak varlığını sürdürebilmesi emperyalizmin ürünü olduğunu ve tekelci burjuvazinin mutlak iktidarının vazgeçilmez aygıtı olduğunu göstermektedir. İkinci paylaşım savaşı sonrasında Almanya’da  burjuva iktidarının ve emperyalizmin işçi sınıfı ve ezilenler üzerindeki hegemonyalarını sürdürebilmek için ihtiyaçları olan faşist bir diktatörlük değildi,fakat devlet kurumlarında yuvalanan gizlenmiş faşist bir örgütlenme devrimci hareketleri engelleyebilmek için zorunlu olarak beslenmesi gereken bir aygıttı. Emperyalist aşamada en demokratik olandan en baskıcı, otoriter olana tüm burjuva diktatörlüklerinde faşist örgütlenmelerle olgusal olarak karşılaşmamak mümkün değildir. Bu nedenle Türkiye’de de faşizmle kaçınılmaz olarak karşılaşan devrimci hareket önüne her gelişme döneminde çıkan bu düşmanı tahlil etmeye çalışmıştır.

Kemalist burjuva ideolojisiyle hesaplaşmasıyla beraber faşizm analizine yönelen İbrahim Kaypakkaya’nın tahlillerini pratik devrimci yöneliminin ışığında ele almak gerekir. İbrahim Kaypakkaya “şafak revizyonistlerinin” Kemalizm konusunda sağ sapma görüşlerine karşı ideolojik savaşım yürüterek devrimci saflardaki sağından medet umma anlayışıyla hesaplaşmış ve emperyalist güçlerle burjuva devletin bağımlılık ilişkisini irdelemiştir. Bu konuda İbrahim yoldaş şu noktaların altını çiziyordu:

“Kemalistler ilk başlarda açıkça İtilaf devletlerinin safına geçmediler. Ama, dışarıda sosyalist Sovyetler Birliğine, içeride komünistlere, işçi sınıfına ve diğer emekçi halka karşı   onlarla el altından işbirliği yapmayı da ihmal etmediler. Mustafa Kemal ve hükümeti, Sovyetler Birliğine karşı ikiyüzlü bir politika izlemişlerdir. Bir yandan, yardım koparmak için en aşırı iltifatları yağdırırken, öte yandan ABD, İngiltere, Fransa’yla yapılacak gizli anlaşmalar için zemin aramaktadırlar.” (İ. Kaypakkaya, Seçme Yazılar, sf.125)

TC oligarşisi NATO’ya üye olarak Batı emperyalizmiyle başka bir tür ilişki kurmayı tercih edene kadar tastamam bu bahsedilen politik taktiği uygulamıştır. Burjuva iktidarının (Kemalist diktatörlük) faşist Almanya güçlendiğinde yürüttüğü taktiksel denkleme Nazileri de kattığını belirtmek gerekir. İbrahim Kaypakkaya burjuva iktidarının hâkim unsurları olarak “İttihat ve Terakkici komprador Türk büyük burjuvazisinin bir kesimi ile”, “orta burjuvaziden kopmuş ve devletin gücünü kullanarak komprador Türk büyük burjuvazisi hâline dönüşen kesimleri” belirlemiştir. Bu belirlemede “yeni komprador Türk büyük burjuvazisi” sivil ve askeri bürokrasinin başını çektiği kesimlerdir. İbrahim Kaypakkaya orta burjuvaziyi milli burjuva olarak nitelendirmekte ve “Kemalist iktidarın milli burjuvazinin menfaatlerini temsil etmediğini” belirtmektedir. Hâkim sınıflar arasındaki mücadelenin, komprador burjuvazinin ve toprak ağalığının iki kanadı arasında sürdüğünü belirtmiştir. Osmanlı devlet düzeninden kalma komprador burjuvazinin bir kısmını, büyük toprak sahiplerinin başka bir kısmını ve din adamlarıyla eski ulema sınıfını hâkim sınıflar içinde devlet iktidarında olmayanlar kampına yerleştirmiştir. Milli karakterdeki orta burjuvaziyi CHP ile temsil edilen hâkim burjuva kanadına yedeklenmiş olarak konumlandırmıştır. İbrahim Kaypakkaya’nın tespitine göre orta burjuvazinin(milli burjuvazinin) bu konumlanışı CHP’ye, nispeten ilerici bir karakter kazandırmıştır.

İbrahim Kaypakkaya’nın sınıfsal tahlillerini irdelemek konumuzun kapsamını aşmaktadır, fakat bu noktada devam edebilmek için sormamız gereken temel soru Kaypakkaya’nın “Kemalist diktatörlük, işçiler, köylüler, şehir küçük burjuvazisi, küçük memurlar ve demokrat aydınlar üzerinde askeri faşist bir diktatörlüktür” (a.g.e, sf.134) sonucuna nasıl vardığıdır.  Yoldaşın bu tespiti öncelikli olarak toplum üzerinde burjuva iktidarın kurduğu yoğun baskı ve zulmüne dayanır. Bu duruma bağlı olarak burjuva parlementosu etkisiz bir şekilden ibarettir. Halbuki İbrahim Kaypakkaya daha evvelki tespitlerinde egemen sınıfların iki kampı arasındaki kavganın CHP içinde sürdüğünü, daha sonra bunların DP ve CHP’de ayrı ayrı konumlanarak iç mücadelelerini sürdürdüklerini belirtmişti. Faşist diktatörlüklerde böyle bir kavganın sürmesi mümkün değildir. Egemen sınıflar arasındaki çatışmaların bir şekilde çözüldüğü, sonuca vardığı bir evrede faşist diktatörlükten bahsedebiliriz. Diğer taraftan egemen sınıflar arası çatışmaların artmasıyla büyüyen siyasal bunalım faşizmi körükleyici bir etkendir. Egemen sınıfların çatışmasının artması yönetim krizini doğurarak nispeten burjuva iktidarını zayıflatır ve devrimci proletaryanın savaşımının yükselmesi için çeşitli olanakların ortaya çıkmasını sağlar.

İkinci gerekçe olarak Kaypakkaya “azınlıklar ve özellikle Kürt milliyeti üzerindeki burjuva diktatörlüğünün” katliamcı şovenist politikalarını gösterir. Bu durum yeni kurulmuş, emperyalizme entegrasyonu tercih etmiş tüm burjuva iktidarları için, “ulus-devletler” için geçerlidir. TC’nin kuruluşu itibarıyla burjuva diktatörlüğünün yaptığı tek şey eski sömürgelerini elinde tutmaya çalışmaktır. Reel olarak elinde kalan tek sömürge Kürdistan olduğu için Kürt halkına karşı daha yoğun bir baskı ve terörle yönelmiştir. Faşizm, yapısı itibarıyla saldırgan ve savaşçı politikaları esas alır ve yeni sömürgeler elde etmeye yönelir. “Kemalist diktatörlük” bunun tersi bir dış politika uygulamış ve emperyalizmle işbirliğini esas alarak -SSCB ile mümkün mertebe karşı karşıya gelmekten kaçınarak- ulus-devletin kuruluşuna yönelmiştir. Her ne kadar SSCB ve III. Enternasyonal TC’yi emperyalist sistemden koparma konusunda ısrarlı politikalar izlediyse de “Kemalist diktatörlük” yarı-sömürge bir ulus-devlet kurmayı tercih etmiştir.

Burjuva diktatörlüğünün bu tercihi onu tekelci burjuvaziyi yukarıdan aşağıya yeniden oluşturmaya mecbur bırakmıştır. Devlet tekellerinin bu şekilde kurulması faşist diktatörlüğün bir özelliği değil Türkiye’de kapitalizmin gelişmesinin sonucudur.

Bahsettiğimiz tespitlerin yanısıra İbrahim Kaypakkaya “Kemalist diktatörlüğü”  sadece faşist diktatörlük olarak değil “askeri-faşist diktatörlük” olarak analiz etmektedir. Ordunun ve ona bağlı kesimlerin egemen blokta baskın bir rolü olduğu doğrudur. Fakat bu baskın olma durumunun ifadesi devlet biçiminin ifade ediliş şekline yansıdığı zaman objektif durumun tahlili oldukça zorlaşmaktadır:

İktidarı elinde tutan birinci kampın, (…) rakiplerini ezerek gittikçe büyüdüğünü ve zenginleştiğini gördük.

Hâkim sınıfların ikinci kampta yer alan kesimi ise (…) bir yandan devlet cihazını kendi amaçları için kullanmak uğruna mücadele ederken, öte yandan, iktisadi alanda ‘hür teşebbüs’ün, ‘devletçilik aleyhtarlığının’ bayraktarlığını yapmıştır.” (a.g.e, sf.137)

Türkiye’de hâkim sınıflar arasındaki kavgalar emperyalizmle olan ilişkilere ve tarihsel dönemlere göre çeşitli biçimler almıştır. Bu dönemsel kavgalar esnasında taraflar emperyalist güçlerin desteğini arkalarına almaya, devletin imkânlarını kullanmaya, diğer taraftan oportünist bir biçimde duruma göre SSCB’nin desteğini sağlamaya, devletçiliğe karşı demokrasiyi ya da iktisadi alanda hür teşebbüsü savunmaya çalışmışlardır. Egemen sınıfların hâkim kampının iktidar biçimini İbrahim yoldaş şöyle nitelendirmektedir:

“Birinci kamp, devlet cihazına ve onun temel dayanağı olan orduya kesin olarak hâkimdir. Bu nedenle, birinci kamp öteden beri hâkimiyetini orduya dayanarak, ordu vasıtasıyla sürdürmüştür. Kemalist diktatörlük gerçekte askeri bir diktatörlüktür.”  (a.g.e.)

Kapitalist devlet biçiminin dayanakları ve vasıtaları aynı şeyler değildir. Devlet biçiminin dayanağı olarak ancak belli sınıflardan bahsedebiliriz. Diğer taraftan vasıta olarak ordu, polis ve parti örgütlenmeleri vb.lerinden bahsedilebilir. Askeri ve faşist diktatörlükler asla sınıflarüstü devlet biçimleri değildirler.  Faşizmin iktidara gelme anı tekelci burjuvazinin hegemonyasını tam olarak, dolayımsız bir şekilde kurmasına tekabül eder. Ordu askeri diktatörlüklerde olduğu gibi nispi bir hegemonya elde edemez. Söz konusu olan ordunun da tekelci burjuvazinin tam olarak hâkimiyetine girmesidir. Hem askeri hem faşist diktatörlüğün birarada var olması iki biçimin birbirine tezat doğalarına aykırıdır. Diğer taraftan İbrahim Kaypakkaya devlet biçiminin tarifi yolundaki kavramsallaştırmalarında tam isabet kaydedemese de burjuvazinin gerici ve pragmatist karakterini çok doğru bir şekilde tahlil etmiştir:

Şu noktayı iyice aklımızda tutmalıyız ki, hâkim sınıfların hiçbir kanadı, ezeli ve ebedi olarak ‘devletçi’ veya ‘hür teşebbüsçü‘, ‘tek partici’ veya ‘çok partici’ değildir. Hangisi işine gelirse onu savunur.” (a.g.e.)

İbrahim Kaypakkaya’nın “kemalist diktatörlük” olarak adlandırdığı sivil ve askeri bürokasiyi tahlil etmesi, adını tam olarak sömürgecilik olarak koymasa da Kürt sorununa dikkat çekmesi (şovenizm meselesinin tahlili), egemen sınıflar arası çelişkilerin bazı yönlerini tespit etmesi ve emperyalizme bağımlılık konusundaki tartışmaları Türkiye’de devrimci teorinin gelişimine önemli katkılarından bazılarıdır. Devlet biçimi konusunda burjuva iktidarların aldığı tüm biçimlerle kullandığı yöntemleri birbirine ekleyerek oluşturduğu “faşizm” tespiti uygun mücadele yöntemini belirlemek konusunda zorluklar yaratmıştır. O dönem için kuşku götürmez bir şekilde devrimci niyetli bir deneme olsa da bugünden bakıldığında Çin Devriminin yolunun Türkiye devrimine uymayacağı görülmektedir. Elbette bugünün devrimci kuşağı bu durumu görebiliyorsa İbrahim Kaypakkaya gibi komünist önderlerin devrimci emekleri sayesindedir.

Aynı şekilde Mahir Çayan da sadece pratik devrimcilik açısından değil teorik olarak önemli bir miras bırakmıştır. İbrahim yoldaş gibi Mahir yoldaş da düşmanın analizine yönelmiş ve bu çalışmaları sonucu çeşitli tespitler yaparak devrimci pratiğe uygulamaya çalışmıştır. Bu çabalarının sonucu olarak Türkiye’de bir tür oligarşik diktatörlük olduğu sonucuna varmıştır:

“Bizim gibi ülkelerdeki, oligarşik dikta ise sadece finans kapitalizmin damgasını taşımamaktadır. Çünkü ülkedeki kapitalizm, kendi iç dinamiğiyle değil yukarıdan aşağıya geliştirilmiştir. Dolayısıyla yerli tekelci burjuvazi, daha baştan, çekirdek hâlindeyken emperyalizmle bütünleşerek gelişmiştir.(Emperyalizm içsel bir olgu durumuna geldiği için bu oligarşi içindedir). Ancak bu gelişen tekelci burjuvazi tek başına emperyalizmle ittifakı sürdürerek emperyalist üretim ilişkilerini muhafaza edecek güçte değildir. Dolayısıyla, yabancı ve yerli tekellere zorunlu olarak bağlı olan toprak burjuvazisi ve feodal kalıntılarla yönetimi paylaşmaktadır.” (Mahir Çayan, sf.214, Bütün Yazılar)

Kavramsallaştırmalar farklı olsa da Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya’nın devletin tahlili doğrultusundaki yöntemlerinin ve hatta vardıkları sonuçların bir ölçüde örtüştüğünü tespit etmek gerekiyor.  Kapitalizmin yukarıdan aşağıya inşası, emperyalizmle bütünleşme, egemen sınıflar arasındaki ittifak ve bunlar arasındaki çelişkiler gibi konularda kısmi benzer yaklaşımlar söz konusudur. Kemalizm konusunda ise ciddi bir farklılık vardır. Mahir Çayan kemalizmi şöyle tanımlar: “Kemalizm küçük burjuvazinin en sol, en radikal kesiminin milliyetçilik tabanında anti-emperyalist bir tavır alışıdır.”

Mahir Çayan bu tespitleri yaparken Kemalist kliğin partisinin DP karşısında iktidar gücünü nispeten yitirdiğini ve oportünistçe “halkçı” bir çizgiye doğru kaydığını belirtmekte fayda var. İbrahim Kaypakkaya Kemalizm konusunda daha isabetli tahliller yapmıştı, fakat diğer taraftan “orta sınıf(milli burjuvazi)” diye adlandırdığı bir kesimin CHP’ye cumhuriyetin kuruluşunda ilerici bir nitelik kazandırdığını belirtiyordu. Her ikisinde de (Mahir ve ibrahim yoldaşlarda)  emperyalist aşamada (burjuvazinin gericilik döneminde) gerçekleşen güdük burjuva devriminin ilerleme açısından kaynağını arama çabası vardır. Bize göre bu kaynak ne “orta sınıf(milli burjuvazi)” ne de “küçük burjuvazinin en sol, en radikal kesimi kemalizmin anti-emperyalist tavır alışıdır”. “Kurtuluş Savaşında” tutarlı anti-emperyalist tavır alan Türkiye ve Kürdistan halkları ve devrimci proletaryadır… Burjuvazi bir bütün olarak emperyalizmle işbirliği ve SSCB ile emperyalistler arası çelişkilerden oportünistçe faydalanma yolları aramıştır. Baştan itibaren egemen sınıfların iktidardaki bloklaşmasını ifade eden oligarşik bir yapı söz konusudur.

Bununla birlikte Mahir yoldaşın belirttiği gibi oligarşik diktatörlüğün neden aynı zamanda sömürge tipi faşizm -genelde gizli faşizm veya burjuvazinin ipin ucunu kaçırdığı durumlarda gerektiğinde açık faşizm biçimlerinde- olduğunu “Kesintisiz” başlıklı yazılar kapsamında anlayabilmek pek mümkün değildir:

“Bizim gibi ülkelerdeki oligarşik yönetim, rahatlıkla işçi ve emekçi kitlelerin demorkatik hak ve özgürlüklerinin olmadığı tam bir dikta yönetimiyle ülkeyi yönetebilmektedirler.  Buna sömürge tipi faşizm de diyebiliriz. Bu yönetim ya klasik bir burjuva demokrasisiyle uzaktan yakından ilişkisi olmayan ‘temsili demokrasi’ ile icra edilir (gizli faşizm) ya da sandıksal demokrasiye itibar edilmeden açıkça icra edilir. Ancak açık icrası sürekli değildir. Genellikle, ipin ucunu kaçırdığı zaman başvurduğu bir yöntemdir.” (Mahir Çayan, Bütün Yazılar, Oligarşik Dikta)

Faşizm davranış, yönetimsel biçimlerinin niteliği ya da emperyalist-sömürge ülkelerde tipik olarak değişen bir olgu değildir. Her ülkenin iktisadi ve sosyal koşullarına göre biçimsel değişiklikler gösterir. Elbette Bulgaristan’daki faşizmle Almanya’daki faşizm biçimsel olarak aynı olamaz. Bulgaristan’daki faşist iktidarın sömürgeci niyetleri olsa da Almanya burjuvazisinin sömürgecilik konusundaki olanaklarına sahip değildir… Oligarşik diktatörlükle faşist diktatörlüğü (sömürge tipi nitelendirmesiyle) örtüştürmek faşist devlet biçiminin özgünlüğünü, siyasal niteliğini tanımamak anlamına gelir. Baskı, ideolojik üretim, iktisadi ve siyasal aygıt olarak faşist devlet olağanüstü bir devlet biçimidir. Faşizm sadece bir baskı ve terör aygıtı değildir. Egemen sınıflar adına tekelci burjuvazinin en gerici diktatörlüğü olarak işçi sınıfı ve ezilenleri tümüyle bastırmayı, örgütlenmelerini dağıtmayı hedefler. Bu işlevini burjuva iktidarını tekelci burjuvazinin mutlak hâkimiyeti altında kurarak gerçekleştirmeyi hedefler.

Mahir ve İbrahim yoldaşın devlet biçimi ve faşizm analizleri esas olarak benimsedikleri pratik devrimci savaşım hatlarından (Çin Devrimi ve Latin Amerika pratiği) esinlenerek biçimlenmiştir. Bu nedenle düşmanın analizinin ikisinin yaklaşımında da bütünsel yakalanamaması söz konusudur. İçine hızla girmek durumunda kaldıkları büyük ve özverili devrimci savaş pratikleri zamansal olarak ve sonuçları açısından yeni bir değerlendirme yapma fırsatı vermemiştir. Ardılları da bıraktıkları büyük devrimci mirasa rağmen bu değerlendirmeleri yeterince doğru sonuçlara ulaştırmayı becerememişlerdir. Bugünün önemli devrimci görevlerinden biri de Mahir ve İbrahim yoldaşların bıraktıkları devrimci mirası ve deneyleri doğru teorik ve pratik sonuçlara ulaştırmaktır.