Son Dakika
22 Mayıs 2017 Pazartesi
27 Temmuz 2016 Çarşamba, 17:36
Sera Yelözer
Sera Yelözer serayelozer@umutgazetesi.org Tüm Yazılar

Demokrasi neferlerine yeni müjde: İdam

15 Temmuz gecesi, “bir tuhaf darbe girişimi” yaşadık. Ekranlarda “Türk Silahlı Kuvvetleri, ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur” cümlelerini duyduğumuz, bizleri daha da karanlık günlerin beklediğini anladığımız dakikaların ardından yaşanan çatışmalar, egemenler cephesinde iktidar savaşımına tutuşan iki ayrı kliğin, kendi bekaları uğruna ülkeyi iç savaşa doğru sürüklemesiyle daha da büyük bir karanlığa evrildi. Bir yanda sokağa dökülen insanları savaş uçaklarıyla, tanklarla yoksul halk çocuklarına katlettiren darbeciler, diğer yanda ise faşist, linççi güruhların “demokrasi bekçiliği”ne soyunmasıyla, tabanını kendi iktidarı ile darbeciler arasında tampon olarak kullanan iktidar, iç savaşa doğru ilerlediğimiz bu yolda yeni bir eşik atlattı.

Bu “bir tuhaf darbe girişimi”ne dair çokça analiz, Almanya’da Hitler faşizminin kurumsallaşması yolunda bir eşik olan “Reichstag Yangını”na dikkat çekmekte. Bu bağlamda, eşrafı ve ailesi ile birlikte katıldığı yolsuzluklar, işlediği savaş suçları, katliamlar sebebiyle yargılanmaktan ve iktidarını kaybetmekten korkan Erdoğan’ın bu darbe girişimini, kendi iktidarını konsolide etmek adına müthiş bir ideolojik hegemonya kurarak araçsallaştırdığı aşikar. Darbecilerin çelişkili ifadeleri, devlet cephesinde halen “güvenilen” subaylar ve generallerin dahi darbeciler ile ilişkilerine dair şüpheler, MİT’in darbe girişimini saatler önce bildirmiş olmasına rağmen neden engellenmediğine dair soru işaretleri vb. faktörler, bu girişimin yalnızca iktidarı ele geçirmek için harekete geçen paralelcilerin başarısız olması ile açıklanamayacağını düşündürmekte. Nitekim, en akla yatkın “komplo teorileri”nden biri, Erdoğan’ın bu darbe girişiminin başarısızlığa uğrayacağını sezinlediği anda kontrollü bir biçimde gerçekleşmesine “yol verdiği” ve medya aracılığıyla, algıyı lehine çevirdiği yönünde. Her halükarda, ülke tam randımanlı bir iç savaşın eşiğinde. Mısır ile Suriye’nin son 5 yıldır yaşadıkları arasında bir yerde, nevi şahsına münhasır bir kurumsallaşmış faşizme doğru ilerliyoruz. Fehim Taştekin’in Suriye iç savaşını, zemin hazırlayan süreci ile birlikte ele aldığı kitabının başlığındaki gibi, “yıkıl, git” dediğimiz Erdoğan, ülkeyi OHAL koşulları altında yönetmeye soyunarak, “darbe girişimleri” tehditleri karşısında “diren, kal” dedirtmeye oynuyor. Bunun, atasözleri sözlüğündeki karşılığı, “ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” olsa gerek.

Bir darbe girişimi bertaraf edilirken, yaşanan sürecin fiili olarak sivil bir darbeye dönüşmekte olması –ve hatta dönüşmüş olması- bir yana, Erdoğan ve iktidarın hegemonyası altındaki medya araçları, bunu başarmak adına toplumun tüm gerici yanlarını beslemekte. Devletin sokağa çağırdığı AKP-MHP tabanı üzerinde gerçekleştirilen algı yönetimi, tüm topluma mesaj verir durumda. Meydanla.

rda faşist güruhların yükselttiği “idam” talebi, Erdoğan’da “TBMM idam cezasını getirirse onay veririm… Kararımı açıklıyorum. Ben bunu onaylarım” cümleleri ile karşılık buldu. Başbakan Binali Yıldırım ise “Mevcut cezalar yetmiyorsa gerekli düzenlemeleri yapmaktan imtina etmeyiz” diyerek, bu ülkede darbeciler ile özdeşleşmiş olan idam cezalarına yeşil ışık yaktı. 7 Haziran’dan bu yana AKP’nin yedek kuvveti olarak konumlanan MHP ise “AKP idama hazırsa biz de varız” dedi. Yani düzenin tüm güçleri, rolünü oynadı. Dolayısıyla CHP’den gelen “Bir getirsinler bakalım” cevabı da hiç şaşırtmadı bizleri

Ancak, devlet cephesinden bu talebe yakılan yeşil ışık, aslında pek gerçekçi değil. En azından emperyalist ve kapitalist dünya düzeni ile ilişkilerini bozmaktan en çok korktuğu böylesi bir süreçten geçmekte olan Erdoğan’ı düşündüğümüzde, bu talebe verilen destek yalnızca sokağa dökülen faşist güruhları cesaretlendirmek ve AKP-MHP tabanını, OHAL koşulları altında daha da sertleşecek olan önümüzdeki süreçte muhalefet güçlerine karşı daha da radikalleşmeye sevk etmek gibi bir kaygı taşıyor olmalı.

İdam ve işkence gibi pratikler, geçmişten, 12 Eylül darbesinden bildiğimiz kadar, bugün Ortadoğu’da IŞİD zihniyetinden de aşina olduğumuz insanlık suçlarıdır. IŞİD’in uzunca bir süredir bu topraklardaki izdüşümü olan AKP’nin ise, özellikle eski iktidar ve suç ortakları karşısında en güçlü gözükmeye çalıştığı bu süreçte, bu zihniyetten beslenen selefi, faşist güruhları böylesi söylemler ile motive etme yolları arayacak kadar çaresizleşmiş olduğunu görmek oldukça düşündürücü. Bu bağlamda önümüzdeki süreç, linç, idam, işkence gibi pratikler üzerinden motive olan faşist güruhların sokaklarda devlet desteği ile “demokrasi neferleri” olarak kol gezeceği bir süreç olacak gibi gözükmekte. Bize düşen ise, toplumu bu karanlıktan beslenenlerin eline bırakmamak ve her saldırı kar- şısında toplumun kendini savunmaya geçebileceği bir politik hat kurabilmektir.