Son Dakika
22 Mayıs 2017 Pazartesi
18 Eylül 2015 Cuma, 09:59
Gülşen Uzuner
Gülşen Uzuner gulsenuzuner@umutgazetesi.org Tüm Yazılar

Cizre meğer yanı başımızdaymış – Gülşen Uzuner

Avukatlığımın ilk yıllarında tanıştım Cizrelilerle. 90’ların faili meçhul cinayetlerinin sanıkları yargılanıyordu güya. Kamuoyunda “Temizöz Dosyası” olarak bilinen davada, yüzlerce insan yakınlarının nasıl işkence ile öldürüldüğünü anlatıyordu. Başım önde dinlerken hatırlamaya çalıştım. Çocuktum ama ben de o zaman bu ülkenin bir yerlerindeydim. Neden adını dahi duymamıştım, ne kadar uzaktı ki Cizre? Aklımda tek şey kalmış o dönemden: “ devlet için kurşun atan da yiyen de…”

“Avukatlar ablukanın kaldırılması için Cizre’ye yürüyor” çağrısı belki yakınlaştırırdı Cizre’yi. Yola çıktık. Ülkenin dört bir yanından gelmiş avukatlar vardı heyetimizde. Yolumuz herhangi bir “resmi” yasağın olmadığı Midyat çıkışında kesildi. İçinde seyahat özgürlüğü, anayasa vs. geçen cümlelerden bolca kurduktan ve bir süre oturma eylemi yaptıktan sonra dağ yolundan yürümeye başladık.

Yollar bizim, tepeler, bahçeler.  Halk, karşılaştığımız her yerde zafer işaretleriyle selamlıyor bizi. Yolumuza su bırakan köylüler var, bahçesindeki meyveleri veren de; dayanışma ile yürüyoruz. Aklımız Cizre’de. Akşamüzeri, sokağa çıkma yasağının ertesi sabah kaldırılacağı haberleri geliyor. Ancak yolumuz yine de açılmıyor. Toplamda 4 barikat geçerek gece yarısına doğru İdil’e ancak varabiliyoruz.

Sabah Cizre… Yıkım ne demek anlıyoruz. Sokaklar bile ölüm kokuyor. Kobane diye mırıldanıyor herkes. Mahallelere girip yaralanan, yakınlarını kaybeden insanlarla görüşüyoruz. Ölümlerin çoğu kan kaybından. Hastaneye götürülmemiş, tedavi edilmesi engellenmiş insanlar hayatını kaybetmiş. Aileler evlerinde saklamışlar cenazelerini. Ölen çocuklarının, kardeşlerinin başında günlerce beklemişler. Ancak beyaz bayrakla çıktıkları kalabalık yürüyüşlerle marketlerin soğuk hava depolarına götürebilmişler; topraklarına gömememişler sevdiklerini.

Kapıdan, balkondan başını uzatanlara dahi ateş edilmiş. Yaralı yakınını hastaneye götürmeye çalışanlar kurşunlanmış. Evlerin üzerindeki su depoları vurulmuş, su boruları patlatılmış. Komşusundan ekmek almaya, su almaya gidenler taranmış. Canlı olan ne varsa düşman bellenmiş; kuşların, köpeklerin cansız bedenleri ortalıkta, ağaçlar görüşü kapattığından düşman.

Cizre sokaklarının diğer görüntüsü ise direniş. Tekrar eve hapsedildiğinde kendisi de, komşuları da aç kalmasın diye un taşıyan bir kadın “ Çok eskilerden kalan bir direniş geleneği var burada. Biz zulme hep direnmişiz, tarihimiz böyle”  diyor. Sokak girişindeki barikat ve hendekler olmasaydı daha çok ölürdük diye anlatıyor herkes.

Sokaklar keskin nişancıların görüş alanını kesmek için perdelerle kapatılmış. Cami minarelerine, yüksek binalara korku ile bakıyor insanlar. Keskin nişancıların mevzilerinin buraları olduğunu söylüyorlar. “Ezan okunmadı” diyor bir adam, “günlerdir ezan sesi yerine kurşun sesi duyduk buralardan.”

Evlerin avlu duvarlarında delikler görüyoruz. Yakın evlere ulaşım bu deliklerden sağlanmış. Ekmeği eskiden kullandıkları geleneksel fırınlarda yapıp, komşuları ile buralardan paylaşmışlar. Kapattıkları su kuyularını açıp diğer evlere su ulaştırmışlar. Her şeyi paylaştıklarını anlatıyorlar. Bir genç omuzlarını dikleştirip ekliyor, “burada her şey komün yani”.

Kendilerine sıkılan kurşunlardan sergi açmış mahalleli. Mermileri duvarların üzerine dizip gelen heyetlere anlatıyorlar başlarına geleni. Yaşadıkları bilinsin diye susmadan anlatıyorlar.

Suç duyurusu diyoruz, oldukça kısık bir sesle, utanarak. Çünkü Cizre’de savaş hukuku dahi yok. İki düşmanın sınırlarını belirleyen hukuk dahi insaflı Cizre halkının yaşadığının yanında.

Günlerdir bekletilen cenazeler sıra sıra geliyor. Ve ardından bütün kent. Yürümeye başlıyoruz. Sürekli çalan sirenler sloganlara karışıyor. Mezarlığa sığmayacağımız anlaşılınca Newroz alanında tören yapılmasına karar veriliyor. Her köşeden insan akıyor. Cenaze araçlarından tabutlar çıkarılıyor, ufacık bazısı. Kürt halkı sabır timsali. Dimdik duruyor. Kimse, kendi acısına daha çok ağlayamıyor.

Hiçbir şeye ihtiyacımız yok diyor halk. “Biz direniriz yine, direneceğiz.“ Cizre, Silopi, Silvan, Nusaybin, Sur, Gever ve daha niceleri…Biliyoruz.

Dönüş yolunda nasıl dayanışmayı büyütebiliriz diye düşünürken, memleketimi soran bir gencin söylediği geliyor hatırıma: “ Ben Fatsa’yı biliyorum sizin oralardan, onlara da terörist demişler eskiden”

Gülümsüyorum, Cizre Fatsa’ya yakınmış meğer.

Aslında Cizreliler açıkça anlatıyor, yanı başımızdalarmış.  Fındık toplamaya giden işçilere saldırının önüne geçmekmiş Cizre’ye omuz vermek, Kürtçe konuştuğu için kurşunlanan gence kalkan olmakmış, katliam istiyoruz diye bağıranların karşısında kardeşliği örgütlemekmiş; parti binaları yakılıp yıkıldığında durdurabilmekmiş, inşaat işçilerini linç ettirmemekmiş. Cizre aslında bizim kentimiz, sokağımız, mücadelemiz, özgürlük talebimizmiş.

Velhasıl “Cızir” Arapça’da ada demekmiş. Dicle nehri çevrelemiş ya etrafını ondan. Meğer, gerçekliğin canımızı yakmasına rağmen düş kurabildiğimiz, umut edebildiğimiz bir adaymış Cizre. Artık biliyoruz.