31 Mart 2017 Cuma, 13:47
XWE Metin Ayçiçek
XWE Metin Ayçiçek metinaycicek@umutgazetesi.org Tüm Yazılar

Bir faşist lider değil, barış, özgürlük ve çoğulcu bir demokrasi istiyoruz!

Tarihsel bir kararın eşiğindeyiz. 16 Nisan’da yapılacak olan referandumla sadece ülkemizin değil, aynı zamanda yaşadığımız coğrafyanın geleceğini belirleyecek en önemli kararlarından birinin oluşumunda yer alacağız. Ya demokrasinin gelişiminin önünü açarak özgür bir refah toplumuna giden yolun önünü açacağız, ya da uzun süredir su almakta olan bu gemide hep beraber batacağız.

Bugün Anadolu-Mezopotamya topraklarında 21. Yüzyılın en kanlı emperyal senaryolarından biriyle yüz yüzeyiz. “Arap Baharı” adıyla başlatılan bu büyük sömürgeci operasyon Kuzey Afrika ülkeleri, Mısır, Libya başta olmak üzere birçok ülkede kanlı iç çatışmalara sürüklendi. Bu ülkeler bugüne kadar süren politik kaoslar ve iç çatışmalar altında yaşanamaz hale getirildi. Bu süreç yaygınlaştırılarak bugün yaşadığımız coğrafyaya aktarılmış durumdadır.

Dün “Yeni Dünya Düzeni” bugün “Büyük Ortadoğu Projesi” denilen, yoksul ülkeler üzerindeki bu emperyal politikaların sahipleri, coğrafyamızda özgür ve eşitlenmiş gönüllülük üzerinde birlikte yaşama iradesinde ısrarlı olan halkları mezhep ve etnik çatışmalar üzerinden birbirine kırdırarak kendini var etmeye çalışmaktadır. Tayyip Erdoğan, ABD patentli bu emperyalist politikanın Ortadoğu memurluğuna tayin edilmiş bir taşeron görevliden başka bir şey değildir.

Bu kifayetsiz muhterisin elinde tuttuğu Fethullah Cemaati, IŞİD, Suriye’nin güya demokrasi yanlısı gerçekte cihatçı muhalif güçleri, Ergenekon ve benzeri karanlık güçler yardımıyla Anadolu-Mezopotamya toprakları bu sürecin en gergin ve riskli alanı haline getirilmiştir. Halkların bu kanlı geleceğe dur diyebileceği politik-demokratik bütün alanlar kapatılarak, yönetimler, ezilen halkların ve emekçilerin iradesinden tamamen koparılıp “bir diktatöre” teslim edilmeye çalışılmaktadır.

Ülkemizde bugün enflasyon yeniden hortlatılmış, işsizlik had safhaya ulaşmıştır. Özellikle genç nüfus geleceğinin belirsizliği kaygısıyla bunalıma itilmiştir. Kadına yönelik cinayetlerinin ulaştığı düzey, toplumsal boyutlu bir cinnet halini yaşamanın belirtilerini sergiliyor. Çocuklara yönelik taciz-tecavüz olayları toplumsal utancımız olmakla kalmayıp, bütün geleceğimizi lekeleyen bir boyuta tırmanmıştır. Dış borçların ulaştığı düzey ise gayrisafi milli hasılanın bütünüyle bile ödenemeyecek bir yüke dönüşmüştür. Bu gün yıllık cari açığın 30 milyar olduğu ülkemizde, bir süre sonra devletin kendi memurlarının maaşını bile ödeyemeyecek hale geleceğini söylemeye gerek yok. Sanayi üretiminin temelini oluşturan makine ve ara mallardaki % 20-21 fiyat artışı, tüketicinin üzerine yıkılmaya çalışılsa da, bu alanda üretimi neredeyse bitirmiştir.

Sosyal yapımızın önemli bir kesimini oluşturan Kürt halkı ve Alevi inancının en temel demokratik istemleri bile artık devlet şiddetiyle kanlı yöntemlerle bastırılır hale gelmiştir. Açıktır ki yeni Osmanlıcılık üzerinden sürdürülmek istenen dış politikada tahrik yöntemiyle bölgesel bir savaş körüklenirken, iç politika da ezilen halklar ve emekçilere, kadına ve İslamcı-milliyetçi erkek egemen ideolojinin dışladığı bütün farklılıklara karşı açık ve fiili bir savaş ise çoktandır başlatılmıştır. On yıllarca sürdürülebilecek bir faşizmi bütünüyle yerleştirebilmek için gereksinim duyulan kan çoktandır Tayyip hayranı sapık Sedat Peker’in de dediği gibi oluk oluk akıtılmaktadır.

Ülkemiz Hitler benzeri bir faşist diktatörlüğün oturtulmasına doğru hızla yol almaktadır.

Muhalif basının bütünüyle susturulduğu, iktidarı eleştiren aydınların, akademisyenlerin tutuklandığı, yasal siyasal parti yöneticilerinin ve seçilmiş vekil ve belediye başkanlarının zindanlara atıldığı,  OHAL altında ve KHK’lerle yönetilen bu ülkede halklar eğer kendi geleceklerini güvence altına almak amacıyla müdahale etmezlerse, daha fazla yoksulluk, işsizlik, açlık ve kanlı iç çatışmalara gebedir.

Bütün bu sorunlar ancak, emekçilerin, ezilenlerin, dışlananların, kadınların ve toplumsal bütün farklılıkların iradelerinin özgürleştirilmiş bir ortamda eşitlenmiş olanakları kullanarak gerçekleştirecekleri çoğulcu, özgürlükçü, eşitlikçi, demokratik bir toplumsal uzlaşmayla barışçıl yöntemlerle çözümlenebilir. Bu yaklaşımın reddi, uçurumun kıyısında bulunan bu ülkeyi telafisi mümkün olmayan risklerle karşı karşıya getirecektir.

Ülkemizde, halkların iradesinin fiilen ve eksiksiz olarak yönetime katılmasının önemi her zamankinden daha büyüktür. Bu nedenle, karar alma iradesinin çoğulcu demokrasiyi temel almak yerine, bütün yetkilerin “tek adamın elinde” toplanması, büyük felaketlerin nedeni olacaktır. Bugünkü siyasal iktidarın önümüze koyduğu referandum, böylesi bir diktatoryal yapıyı hedeflemektedir. Amaç, halkların seçtiği millet meclisini feshetme yetkisi, yargının bütünüyle kontrol altına alınması ve yürütmeyi tek başına sürdürmek,  yani faşist bir diktatörlüğü gerçekleştirmektir.

Çağımızda son örneklerini Mussolini, Hitler, Franko, Salazar, Batista, Pinoche ve benzeri diktatörlerde sergileyen, “bütün iktidarın bir lider elinde toplandığı” bu tür yönetimler, geriye acı anılar bırakarak tarih sahnesinden silinip atılmışlardır. Türkiye’de gerçekleştirilmek istenen diktatörlüğün sonu da kaçınılmaz olarak onlar gibi olacaktır.

Adı cumhurbaşkanı da olsa, yetkiler tek bir kişiye bağlanmak isteniyor:

Bizler halkların özgür haber edinme olanaklarının ortadan kaldırıldığı; muhalif siyasetçilerin, gazetecilerin, bilim insanlarının tutuklandığı, OHAL koşulları içerisinde gerçekleştirilmeye çalışılan böylesine bir diktatörlük hevesini lanetliyor ve buna ♯HAYIR! diyoruz!

Tüm uluslar için hak eşitliğini; tüm inançlar için tam özgürlüğü ve gerçek bir laikliği; kadının gençliğin, çocukların, aydınların ve tüm halkların demokratik haklarını kabul eden bir anayasayı savunduğumuz için bu referandumda ♯HAYIR! diyoruz!