18 Mayıs 2017 Perşembe, 21:16
Ekrem Demirci
Ekrem Demirci ekremdemirci@umutgazetesi.org Tüm Yazılar

Bir Devrim hamalı: Ulaş Bayraktaroğlu

Emperyalizme, faşizme ve dünya gericiliğine karşı savaşan yoldaşlar topluluğunu selamlıyorum.

Devrimcilik, kolektif icra edilen bireysel faaliyetler toplamıdır. Hiç kimse bu kavgada başkasının imzasının altına ismini yazamaz, kendi failliğiyle yer alır. Devrimci kendi failliği ile dünyaya iz bırakandır. Ünlü bir Alman filozofu, “Doğru nedir?” sorusuna, “Tarihe direnendir” diye cevap veriyor. Bu sözden esinlenerek, “devrimci kimdir?” sorusuna devrimci dünyaya karşı fail olandır, icraatlarıyla tarihe iz bırakandır.

Burada, Devrimci Komünarlar Partisi’nin kurucu önderi ve Birleşik Özgürlük Güçleri’nin komutanı Ulaş Bayraktaroğlu’nu anmak için toplanmış bulunuyoruz. Türkiye, günlerdir bu devrimciyi konuşuyor. Düşmanlarının dezenformasyon kampanyası da devreye girdi, ama düzen Ulaş’a en küçük bir leke süremedi. Düşmanlarının, onu küçültmek ve teşhir etmek için yaptığı tüm karşı propaganda, görünmez bir duvara çarparak tersine döndü. Onu aşağılamak için söyledikleri tüm olaylar onun nasıl baş eğmez bir isyancı olduğunu teslim etmeye dönüştü. Tanıyan tanımayan tüm devrimci ve sosyalist kişi ve kurumlar tarafından, hakkında o kadar çok şey söylendi ki, tüm güzel sözler tükendi. O, hepsini anasının ak sütü gibi hak ediyor.

Güzel tarif gerektirmez, güzele bir sıfat eklemek onu bozar. Bir dava insanı olarak, bir devrimci olarak, bir eylemci olarak liderlik ve önderlik özelliklerinden de çok bahsedildi. Ama Ulaş, bahsedilen tarzdaki önderliklere çok uzaktı. O, başka bir kumaştan dokunmuştu, tarif ve sıfat gerektirmeyen bir önderdi, kendinde önderdi. Önderliği, herhangi bir kurum veya makam ona bahşetmedi, yaşamda hep önde oldu, her işte öndeydi, böyle bir önderdi. Her işte önde olunur mu? Evet, o, her işte öndeydi. Doğru zamanda, doğru yerde ve doğru biçimde durmakta müthişti. Neye mal olursa olsun, hep doğru yerde, doğru zamanda ve dimdik duruşuyla önderleşti.

Benim tanıdığım Ulaş Bayraktaroğlu hiçbir sıfata, hiçbir makama hiçbir ünvana metelik kadar değer vermezdi yoldaşlar. Söylemek borcumdur; “Ben dünyanın en iyi hamalıyım, en ağır yükü taşırım” derdi ve dediği gibi yapardı. En zor yerde, en doğru yerde, en olması gereken yerde olurdu ve en büyük yükü taşırdı. Ulaş, “bir tek bu ünvanlardan komutanlığı önemsiyorum” derdi. “Komutanlığı şunun için önemsiyorum” derdi. “Bütün komuta, komut, kontrol, emir ve benzeri ve benzeri her şeyi yerin dibine, toprağın yedi kat dibine, gömünceye kadar iyi bir komutan nasıl olunurmuş onu göstereceğim“, derdi.

Şimdi önderlik ve liderlik yanlarıyla ilgili bir çok özelliğinden bahsedilebilir. Fakat hiç kimsenin aklına gelmeyen çok önemli bir şey var. Önder ve lider kimsenin düşünmediği zamanda, kimsenin düşünmediği işleri, kimsenin tahmin edemeyeceği, aklından geçirmediği tarzda yapan insandır. Evet, bizim komutanımız, öyle şaşırtıcı bir insandı. Yaptıkları ve söyledikleriyle düşmanlarını olduğu kadar bizleri de sık sık şaşırtan biriydi.

Yoldaşlar,

12 Eylül sonrası 40 kırk yıla yaklaşan dönemde, Türkiye tarafında mücadele kesintiye uğradı, Kürdistan’da PKK önderliğinde devrim kendi yolununu açarak, yükselerek devam etti. Bizim tarafta, Türkiye tarafında devrimci muhalefetle sistem arasında dönem dönem sertleşen kapışmalar yaşansa da  bir statüko oluştu. Aradan geçen uzun dönemde, çok ciddi çıkışlar denendi. Fakat tüm yapılanlar, bu statükoyu bozamadı. Tersine düşük düzey solculuk denilen bir tarz, kötü bir gelenek yerleşti. Devletle devrimci güçler bir mutabakat imzalamadılar ama, biz devletin ne yapacağını, devlet de bizim neyi  yapıp neleri yapamayacağımızı tahmin edebiliyordu. İşte Ulaş Bayraktaroğlu, bu statükoyu kırdı. Düşmanın da, dostun da beklemediği şeyleri, beklenmeyen zamanlarda yapmasını becerebildi.

Yoldaşlar,

En çok cesareti, savaşçılığı, adanmışlığı ve benzeri yönleri üzerine, tanıyan ve duyanlar, inanılmaz anılar paylaştılar. Ama daha başka bir şey var, bunlardan daha öte. Başta söylediğim tarihe faillik bir güzelleme değil, yaşayarak tanık olduğumuz bir gerçekliktir. Burada Türkiye devriminin siyasal öncüsünün ve askeri örgütlenmesinin yeni türde bir halk savunma gücünün temelleri atıldı. En büyük ideali kurucu roller oynadığı bu iki örgütlenmeyi tarihsel anlamlarına uygun olarak yaşamda ve savaş içinde öncü konuma yükseltmekti. Ve “bu iki yıllık süreçte, en büyük yaptığım şey bu iki amaç için çalışmak”, demişti. Ben hiçbir zaman ağzından, “şunu ben yaptım” diye bir şey duymadım. Bunu çok özel işler için söylerdi sadece. Bütün her şeyi kollektife mal ederdi. Ben hakkını teslim etmek için ekliyorum, burada yaratılan her şeyde en çok onun payı vardır.

Ulaş Bayraktaroğlu,  en çok cesareti, pratik devrimciliği üzerinden tanınıyor. Ancak bu, eksik bir tanımadır. Zira o, bu yönünün yanı sıra,  ideolojik, politik, örgütsel ve teorik sorunlar dahil devrimin temel sorunlarının tümü üzerine görüşleri ve sözü olan komple bir devrimcidir.

Siyasal olayları doğru okuyan, güçlü siyasi önsezisi olan birisiydi. Siyasal olayları analiz etme kabiliyeti yüksek, çelişkileri çözümleyen bir kafası vardı. Karmaşık olaylar dünyasında önemli olanı, asılmamız gereken doğru halkayı güçlü bir biçimde açıklardı. Politik kişiliği öndeydi ama, aynı zamanda inanılmaz güçlü bir örgütçüydü. Örgütleme yeteneği güçlüydü. Ama Ulaş, asıl örgüt teorisi ve örgüt fikri üzerine tartışma yürütüyordu. Örgüt fikrini her şeyin başına alırdı. Ama bürokratik ve kastlaşmış anlayışların ve her şeyi yetki ve kurallarla çözen hiyerarşik düzeneklerin düşmanıydı. Örgütlerin yıpranmışlığını aşmak için aynı zamanda güçlü bir ideolojik faaliyet sürdürüyordü.

Son dönemde savaş, gerilla savaşı ve askeri mücadelenin hem geçmiş teorik ve pratik sorunları üzerinde hem de güncel askeri görevler üzerinde çalışıyordu. TDH’nin uzun bir askeri mücadele geçmişi ve ödenmiş ağır bedelleri var. Ama devrimci askeri mücadele üzerine yazılmış ve sonuçlandırılmış kaynak olarak kullanılabilecek çok az üretimi var. İddia ediyorum, burada iki yılda çok değerli bir birikim, halk savunma akademisi diyebileceğimiz bir teorik ve pratik birikim yaratıldı. Bu kazanımlar tümüyle kendisinin emeğidir.

Yoldaşlar,

150 yıl boyunca yeryüzünde zaman zaman güçlü bir devrim ve sosyalizm dalgası yükseldi. Yerel ve evrensel olarak dünyanın neresinde bir haksızlık varsa orada mutlaka Marksizmi kuşanmış devrimciler karşı duruyordu. Ancak bir süreden beri dünya devrimciliği ve Marksizmi bu yanını kaybetti. Tıpkı İkinci Enternasyonal ihaneti, nasıl bir yıkım yarattıysa, dünya devrim hareketi üzerinde bugün ondan çok daha büyük bir yıkımı yaşıyoruz. Yeryüzündeki acıların, insanlığın paramparça olmuş halinin, toplumların çürümesinin, emekçilerin paryalaştırılmasının, evet müsebbibi emperyalistlerdir, kapitalistlerdir. Ama aynı zamanda devrimlerden kaçan, devrimleri unutan Marksistler’dir. Bugün Lenin’in, İkinci Enternasyonal dönekliğine ve ihanetine karşı yaptığından çok daha güçlü bir ideolojik başkaldırıyı örgütlemek zorundayız. Ve DKP kendini ideolojik ve politik olarak dünyayı yeniden devrimci yıllarına döndürme hareketi olarak kurmaktadır.

Birinci yılımız pratiğin kaçınılmaz olarak önde olduğu kuruluş yılıydı. İkinci yılımızı ise verili Marksizmden teorik ve ideolojik kopuş ve sıçrama yılı olarak ilan ettik. Yoğun tartışmalar sonucu geniş bir çerçeve hazırlayarak örgütümüzde ve tüm devrimci güçlerle Marksizmi devrimci tarzda yeniden okuma ve tartışma kararı aldık. Her yeni şeyden coşkuya kapılan bir yapısı vardı. Ben, Ulaş yoldaşımızın bu kadar heyecanlandığı başka bir konu hatırlamıyorum.

Dünya devrimci hareketindeki reformcu ve liberal sapmalara karşı henüz güçlü bir teorik birikim yaratamadık, ama yüksek bir moralle ve yüksek bir sesle ideolojik savaş ilan ettik. Ulaş Bayraktaroğlu, bu konuda da sözü olan bir devrimcidir. Özgürlük Gücü, Komün Gücü perspektifi ve örgütlenmeleri onun eseridir.  Bu her iki kavramlaştırma da dünya Marksist hareketindeki sapmalara ve sosyalizm deneylerindeki savrulmalara karşı yükseltilmiş devrimci itirazlardır ve altını dolduracağız yoldaşlar.

Devrimci güçlerin birleşmesini büyük bir aşkla istiyor, savunuyor ve gereklerini yapıyordu. “Devrimci hamlemiz, cesaretimiz ve cüretimiz devrimci bir kuruculuğa sıçramadığı sürece kendimizin devrimcileri olarak kalmaya mahkum oluruz” diyordu. Önemli olan bizim devrimci olmamız değil hayatın devrimcileşmesidir. DKP kadar, TDH’nin bir bütün olarak devrimcileşmesi için çalışıyordu. Burada yakın ilişkide olduğu tüm devrimciler onun ne kadar coşkulu bir birlik taraftarı olduğuna tanıktır. Partiden devrimci komünistleri birleştirmek için tam yetki istedi. “Tamam, artık elim serbest, birliği sağlayacağım” diyordu. Dediğini yaptı, büyük bir özgüvenle, hiçbir ön şart koşmadan bazı devrimci örgütlere birlik teklifi götürdü. Birlik olmuyorsa savaş güçlerini, değişik alanlardaki güçleri birleştirmeyi önerdi, daha da ötesi bize kapılarını açacak  devrimci partilere katılım teklifinde bulundu. Sonuç alamasa da hiç vazgeçmedi. Son günlerinde yeni bir slogan icat etmişti: “Bizi daha iyi savaştıracak, devrimci bir örgüt arıyorum” diyordu.

Kim, ne kadar değer biçer ve ne kadar gereğini yerine getirir, bilemem, savaşa inandığı coşkuyla devrimcilerin birliğine inanıyordu. Gösterişe ve propogandif çabalara vakti yoktu, sahici ve coşkulu bir devrim taraftarı olduğu için, tüm devrimci coşkusuyla devrim ve komünizm güçlerinin birliğini istiyordu. Söylem olarak TDH’ni, devrim isteyenler ve istemeyenler olarak iki bölüğe ayırıyor, “devrim isteyenler bir tarafta, “siyaset” yapmak isteyenler diğer tarafa saflaşsın”, diyordu. Son eylemiyle devrim isteyenler cephesine de bir neşter vurdu. 40 yıldır küçük dükkanlarda ömür tüketmeye son, dedi. Öncü, önde olandır, önde olan özgüvenlidir, diğer devrimci savaş birlikleriyle kaynaşmaktan, birleşmekten korkmaz. DKP bu ilkelerin izinden gidecektir.

Ulaş, hem müthiş öğrenen hem de müthiş bir öğretendir. Devrimci eğitimi iki boyutta ele alıyordu. Birincisi, sıradan rutin faliyetleri devrimcilik olarak kabul etmiyor, her tür devrimci faaliyeti bir sanat, bir yaratıcılık olarak ele alıyor ve yönetiyordu. İkinci olarak, devrimci eğitimi herkesin kolektif olarak katıldığı ve tartışarak yarattığı, yeni insan toplumunun anayasası olarak görüyordu. Burada onu uyguladı, devrimci kültür dahil tüm konularda yayınladığımız tüm belgeler onun fikri olarak, buradaki tüm yoldaşlar tarafından kolektif olarak üretildi. Her işi aynı tempoda ve büyük bir aşkla yapardı, ama en çok eğitim yaparken heyecanlanırdı. Eğitim tartışmalarında adeta anlattıklarını yaşardı. Eğitimi de esas olarak burjuvaziye karşı bir savaş alanı olarak alırdı, savaşır gibi tartışırdı. DKP’de yeni bir devrimci kültürü yeşertti, daha öteye partinin inşasını bir kültür devrimi olarak gerçekleştirmeye çalıştı.

Yoldaşlar,

Yerellikler ve değişik kültürler kendisini belirli alanlarda korusa da dünya kelimenin gerçek anlamıyla evrenselleşmiş ve bütünleşmiştir. Ama komünistlerin bir enternasyonali yoktur. Ulaş, yeni bir enternasyonalin hayalini kuruyordu ve bölgemizdeki tüm gelişmeleri bunun ilk tohumlarının atılacağı temel olarak görüyordu. DKP’ye ve savaşımıza o kadar inanıyordu ki, inat ve ısrarla tüm dünya devrimcileriyle buluşmak için çaba sarfetti, partiye kararlar aldırdı. “Yakında, zaten tüm dünya devrimcileri bizden ve mücadelemizden haberdar olacak”, diyordu.  Kürt devrimini bu anlamda önemli bir olanak olarak görüyordu. Devrimci olan herşeye, aşkla, bağlıydı. Kürtler güçlü bir devrimcilik gösterdiği için Kürtlere ve Kürt devrimine coşkuyla ve kıskançlıkla sahip çıkıyordu. Kürt devriminden daha güçlü bir fırtınayı Türkiye’nin dağlarında, şehirlerinde koparmak için yanıp tutuşan bir yürekti.

Ulaş, bir dünya devrimcisiydi  Onun devrim coğrafyası tüm yeryüzünü kapsıyordu. Bu yüksek idealler, onu buraya taşımıştı. Ulaş, bu coğrafya veya başka bir coğrafyadan çok, savaş nerede ise orayı devrimin savaş cephesi olarak gören ve tereddütsüz saf tutan bir enternasyonalistti. Ama o, sadece romantik bir enternasyonalist değildi. Onun buraya gelişini böyle değerlendirenler yanılıyor. Zira,  o, burayı bölge devrimi ve dünya devriminin zayıf halkası olarak gördüğü için buradaydı. Ortadoğu’nun en büyük gericiliğini bağrında taşıyan, işçi sınıfı ve ezilen halkların düşmanı  faşist Türk devletini yıkmak ve devrim yapmak için, bu özgür toprakları Türkiye Devrimi’nin savaş cephesine dönüştürmek için, buradaydı. Her ne yaparsa yapsın, okurken, yazarken, savaşırken gece ve gündüz Türkiye Devrimi’ni planlıyordu. 24 saat değil 25 saat okur, yazar, çalışır, eğitim yapar, düşünür ve sürekli tartışırdı. Hayali olmayanlar iyi devrimci olamazlar, ama bu, hayalperestlikle karıştırılmamalı. Hayali dünya devrimiydi, ama buna nesnel koşullar içinde varılabilirdi. Türkiye Devrimi’nin güncel görevlerinden en temel teorik sorunlarına kadar tüm alanlarda çok yönlü, hummalı bir çalışma içindeydi. Ulaş, yaşamın kendisini, her anını devrimci bir görev olarak algılar ve devrimi yaşar, devrim gibi yaşardı. Onu gecenin geç veya yeni günün şafağında okurken veya yazarken görürdünüz. Pratikte, bir saniye bile bir görevi ihmal etmez ve ettirmezdi. Ne kadar çok pratik peşinde koşuyorsa, bir o kadar, hatta daha fazla teorik ve bilimsel çalışmalara odaklanıyordu.

Zor ve ağır koşullar, savaş şartları onun devrimci romantizmini eksiltemedi. Ulaş, günlük yaşamda duruşuyla, tavırlarıyla nesli tükenmeye yüz tutmuş bir kişilikti. Her şeyiyle sahiciydi.  Öte yandan bu dünyadan çok, romanlardan, hatta masallardan çıkmış gibiydi. Her haliyle devrimci romantizmin canlı timsali gibiydi. “Yenilmezler ordusunu kuracağım ve Türkiye’nin bütün dağlarına ve şehirlerine yerleşip, bütün ezilenlerin yumruğu olarak zalim ve sömürücülerin tepesinde patlayacağım”, diyordu.

DKP, kendisini özel bir grup olarak, her şeyin üstünde ve herkesten ayrı, erişilmez bir yere yerleştirmedi. Tersine kendini özel ve bulunmaz olmaktan çıkarıp genel devrimci ortamın ve kitlelerin mücadelesinin ürünü haline dönüştürmeyi amaçladı, mülkiyetçi yaklaşımları reddetti. Bunu başardığında kitlelerin ve devrimci militan bilincin orada toplanacağına inandı. Bu hem mücadelenin hem tarihin kanunudur. ‘Ben ve biz’ler hiç kazanamadılar. ‘Ben ve biz’i öldürmeden, bu düzenden ayrı bir varlık oluşturulamaz. DKP, bu basit, ama görünmez ve yıkılması imkansız denen, genlerimize kazınmış burjuva değerleri yıkıp, yerine komünün ortak değerlerini koymak için yola çıktı. Şimdiye kadar en büyük çabayı bu alanda gösterdik ve devam edeceğiz. Komünal değerleri kuşanacağız, onları kolektif inşamızı gerçekleştirerek daha da ileri taşıyacak, örgüt yaşamımızda olduğu gibi toplumsal ilişkilerde de esas haline getirmeye çalışacağız. Bunu başardığımız oranda, onlar tüm toplumun olacak ve o gelişmenin bir aşamasında zaten biz-siz olmayacak Ve yeni komünal ortaklığımızın temellerini atmış olacağız.

Yoldaşlar,

Dünya çapındaki gericilik yılları tüm dünya sistemini kirletmiş, tüm toplumları çürütmüştür. Ne yazık ki bu uzun dönem boyunca, bu uzun tasfiyecilik yıllarında devrimci hareketlerde de çok ciddi lekeler oluşmuştur. Devrimci Komünarlar, yeni ve temiz bir sayfadır. Evet, Devrimci Komünarlar, Özgürlük Güçleri bütün bunlardan kaçış ve yeni bir sayfa açmaktır. DKP, yıllanmış ve yorgun Türkiye devrimciliğine gençlik aşısıdır. Orhan Yılmazkaya’nın, Ulaş Bayraktaroğlu’nun zaptedilemez, durdurulamaz cesaretini kuşanmıştır. Orhan Yılmazkaya’yı durduramadılar, Dörtleri durduramadılar, Ulaş Bayraktaroğlu’nu durduramadılar. Onların eseri ve ürünü DKP’yi  hiç durduramayacaklar. Hiç kuşku duymadan söylüyorum, bugüne kadarki tecrübelerime dayanarak ve ellerimle tutar gibi görerek söylüyorum, Ulaş Bayraktaroğlu’nun partisini durduramayacaklar.

Faşist Türk devleti kendi etrafına duvarlar örüyor. Deniz kıyıları hariç tüm kara sınırlarını duvarlarla kapatarak tüm Türkiye’yi hapishaneye çevirmiştir. Ulaş, sürekli bu duvarlara bakıp gülüyor ve “korku duvarları”, diyordu. “Bu üç tane beton, iki tane tel örgü, tellerden zımbalar bizi durduramaz, delik deşik edeceğiz oraları”, diyordu. Tarih boyunca  egemenler korkudan öyle devasa duvarlar ördüler, derebeylerin şatolarını, kalelerini, Çin Seddi’ni, Bizans’ın meşhur surlarını düşünün, egemenlerin hiçbir duvarı onları koruyamamıştır. Evet, bize karşı o duvarları ördüler. Hapishaneye çevirdiler kendilerini. Kürt Devrimi’ne karşı ördüler, Türkiyeli devrimcilere karşı ördüler. O duvarlarını yerle bir edeceğiz. Nasıl savaşılır göstereceğiz. Evet, gepgenç fidanlarla… İşte dörtler… Dörtler çok taze fidanlardı, ama inanılmaz savaşçılardı. Komutanlarından almışlardı özsularını.

Ulaş yoldaşımız, devrime doğru kanatlandı, kendisini adeta devrim annemizin kucağına fırlattı. Bu çok açık bir protestodur, yetersiz devrimciliğe ve çürümüş solculuğa karşı öfkeli bir protestodur. DKP ve Özgürlük Güçleri çıkışımız, devrimci güçler tarafından doğru anlaşılmadı. Genel devrimci kamuoyu ve aynı zamanda kendi yakın ilişkilerimiz, hatta bir yarımız diyebiliriz ki bu çıkışımızı anlamlandıramadı. Biz bir yanımızla burada diğer yanımızla eskide kaldık. Birçokları bizim burada bayrak sallayarak, tüfek yağlayarak, askeri tören resimleri çektirerek durumu idare edeceğimizi, çokça yapıldığı gibi gerillacılık oynamakla yetineceğimizi zannettiler, fena halde yanıldılar. Hala böyle düşünenler varsa, onlar da çok yakında yanıldıklarını anlayacaklar. DKP ve Özgürlük Güçleri sahici bir savaşa, Türkiye’de AKP-IŞİD faşizmine karşı savaşa hazırlanmak için buradadır!

Komün, komünizm, devrim bizim için mistik bir inanç değil en yüksek değerler olmuştur. Burada en çok, iyi savaşçılar olmak için, faşizm ve zorbalıkla hesaplaşmak için kendimizi paraladık. Yine en çok, kolektif üretim, ortak bir komünal yaşam kurmak için çabaladık. Ulaş’ın öncülüğünde, yaşamda, eğitimde ve tüm devrimci hazırlıklarımızda herkesin kendisini katabildiği komünal bir sistem yarattık. Burada tüm bireyler hem öğrenci hem öğretmen, tüm savaşçılar hem komutan hem asker olarak savaşı ve yaşamı örgütledik. Bu ilişkiler sistemini varetmek için hepimiz fikrimizi ve emeğimizi kattık, ama ona ruhunu veren Ulaş oldu. “Gökyüzünde uçan ateş kuşlarıyız, hiçbir yerdeyken her yerdeyiz”, onun bulduğu bir slogandır. Ama Ulaş, bunu bir slogandan öteye taşıdı. Biz, burada hepimiz müthiş bir, iki yıl geçirdik. Biz burada iki yıl gökyüzünde yaşadık, gökyüzünde komünü yaşadık.

Yoldaşlar,

Şimdi ben birinci dereceden sorumlu olarak,  herkese şu özeleştiriyi veriyorum. Örgüt bilinci çok yüksek bir yoldaşımızdı. Örgüt kararlarını mutlaka uygulatır ve uygulardı. Biz yakın çalışma arkadaşları olarak bu güçlü ve büyük önder kadromuzu kaybettik, koruyamadık. Gücümüz yetmedi, zaptedilmezdi biliyorum ama bu, onu koruma sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz. Koruyabilirdik.  Çok erken kaybettik. Daha yapacağı çok şeyler vardı.

Yoldaşlar,

Ulaş’ın politik kişiliğiyle ilgili olarak söylemek zorunda olduğum şeyleri söyledim. Ama bazı şeyleri söylemezsem eksik kalır, haksızlık olur diye düşünüyorum. Herkes bir yerlere baş olur, bir makama yaslanarak liderliğini ilan edebilir. Ulaş başka bir kumaştandı dedim, her yerde bir biçimde bazı makamlara oturulabilir, ama çocuklara sahtelik sökmez, o, çocukların da gönlünü kazanan biri, çocukların da lideriydi. Duvardaki yoksul Arap çocuklarıyla resmini görüyorsunuz. Bu çocukların anne ve babalarıyla da çok derin bağlılık ilişkileri kurdu. Üstelik bunu tek kelime ortak bir dil konuşamadan yapabildi. Arap köylüler, kadın erkek topluca geliyor ve kendi aralarındaki anlaşmazlıkları komutana anlatıyor ve o her ne ise bu konuda  kararını söylüyor. Köylüler de bunu ilahi adalet gibi kabul ediyor ve uyguluyordu. Ben bunları güzelleme olsun diye anlatmıyorum. Burada, dünyada ve Türkiye’de Marksist hareketlerin yaşadığı aydın yabancılaşmasını aşacak bir tavır ve yöntem yatıyor. Bu nedir? Bu, milyonlarla buluşma, milyonlarca emekçiyle kopmaz bağlar kurabilme isteği, iradesidir. Kitlelerin devrimci girişkenliğine inanmaktır, zira sen onlara inanmazsan onlar sana hiç inanmaz. Ulaş’ taki bu yüksek özellikler sıradan bir hümanizmle ilgili değildir. Devrime, devrimin kitlelerin eseri olacağına olan inançtan kaynaklanmaktadır.

Söyleyeceklerim garip ama gerçektir ve materyalizme de bir halel getirmez. O bizim tılsımlı gücümüzdü. Mıknatıs gibi dokunduğu herkesi güçlü biçimde kendine çekiyor ve sımsıkı sarıyordu. Sahiciydi, hiç yapmacık bir tavrı, inanmadan söylediği, bilmeden konuştuğu görülmemiştir. En çok zafere inanıyor ve herkesi de inandırıyordu. BÖG yeni bir örgüt, Türkiye’de bile yeni yeni tanınıyor. Ben BÖG savaşçısıyım diyen Amerikalı, Fransız, Yunan yoldaşlarımız var. Onlar önce komutan Mehmet’e güveniyor, dolayısıyla BÖG’lü oluyorlar.

Ben bu yaşıma kadar bir sürü şey yaşadım, bu kadar öfkeli bir insan görmedim. Öfkesini  tarif etmek mümkün değil. Öfkesi yüreğinde dünyanın bütün acılarını taşımaktan kaynaklanıyordu. Yüreği acılarla doluydu. Öfkesi bundan kaynaklanıyordu. Ve bu tepeden tırnağa öfke ve tepeden tırnağa silahlı adam gülmeyi biliyordu. Gülmeyi herkes bilir. Ulaş Bayraktaroğlu, çocuklar gibi gülmeyi biliyordu. Bunu herkes beceremez yoldaşlar. Bir çocuk gibi gülüyordu yoldaşlar. Evet, o kanın, zulmün, kahpeliğin savaşın içinde, o acımasız ortamda bir çocuk kadar saf, masum, tertemiz gülüyordu.

Koca bir yüreği vardı. Yüreğine bütün insanların acılarını sığdırmıştı. Benzetme yanlış olmazsa, tıpkı çağdaş bir İsa gibi bütün insanların acılarını sırtında taşıyordu. Bütün kendini paralaması, parçalaması, her yere vurması, her şeyle savaşması bundandı. İşte bu büyük yürek sustu. Komutan Ulaş artık cismen aramızda yok. Ve savaş daha şiddetlenecek, daha sertleşecek, görevlerimiz daha ağırlaşacak ve zorlaşacak. Ulaş Bayraktaroğlu’yla güçlüydük. Onu Türkiye devrimine, bölge devrimine, Kürdistan devrimine, halkların devrimine emanet ettik. Şimdi onsuz, ama daima onunla, daha da güçlü olacağız. Ve  mutlaka biz kazanacağız, yoldaşlar!

14 Mayıs 2017