Son Dakika
22 Mayıs 2017 Pazartesi

“Balık vermek değil, balık tutmayı öğretmek!”: Hüseyin Aykol ile söyleşi

Çoğunluğunu Arapların oluşturduğu Minbic şehrini, oradaki tüm halkları içeren Suriye Demokratik Güçleri, IŞİD’ten temizledi. Şimdi sırada Bab var.

Sizleri dünyada olup bitenleri iletmeyi amaçlayan gazeteniz Umut olarak, Rojava’daki son gelişmeleri, gazeteci-yazar Hüseyin Aykol ile konuştuk

21 Ağustos 2016 Pazar, 15:28

– AKP iktidarı, Suriye’de IŞİD ve benzeri grupların gerilemesinden sonra “dış politikada normalleşme” olarak sunduğu, “dostları arttırıp, düşmanları azaltma” siyaseti hızla hayata geçirildi. İsrail ile başlayan süreç, Rusya ve son olarak İran ile devam etti. AKP neden böylesi bir geri dönüşe ihtiyaç duydu?

Öncelikle pek çok iktidarlar gibi, AKP de içeriye ayrı, dışarıya ayrı politika uyguluyor ya da görüntü veriyor. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Davos’taki “Van minüts” çıkışından sonra, görünürde Türkiye’nin İsrail ile olan ilişkileri gerildi. Davos’tan dönen Erdoğan, İstanbul’da savaş kazanmış kahramanlar edasında karşılandı. Ardından bir yıl sonra, Gazze ablukasını yarmaya çalışan İHH gemisi olayı yaşandı. Bugünlerde Erdoğan’ın “giderken bana mı sordunuz” diyerek, sahip çıkılmayan bu olayın ardından, Türkiye ile İsrail, adeta savaş konumlarına geçti. Büyükelçiler geri çekildi falan. Geçen aylarda, ABD’nin de istediği şekilde normalleştirilmeye başlanırken, kriz döneminde Ankara ile Tel Aviv arasındaki ticaret hacminin daha da arttığı ortaya çıktı.

 iran rusya türkiye

– Nasıl yani, iki düşman devlet, ticareti hiç kesmemiş, hatta artırmış mı?

Evet, evet. İsrail, tamir edeceği helikopter ve uçakları vermekte acele etmiyordu ama iki ülke arasındaki ticaret artarak devam ediyordu. Hani onlar, özel şirket ya. Devletle ilgisi yok yani. Nitekim, hatırlayacaksınız: Irak’taki merkezi hükümetin karşı çıkmasına rağmen, Mesut Barzani’nin Türkiye üzerinden uluslararası piyasalara ulaştırdığı petrolün, (hem de Bilal Erdoğan’ın gemileriyle) İsrail’e satıldığı gazetelerde haber olmuştu. Bu yöndeki eleştirilere ise, bunun bir ticaret olduğu, taşınan mal ve onun nereye götürüleceği konusunda gemilerin sahibi olan şirketin karar veremeyeceği gibisinden kısık sesle cevaplar verilmişti.

 

– Ama İsrail ile bir nevi barış anlaşması yapıldı. İsrail tazminat verecek. Gazze’ye yardım gidecek…

* Elbette. Görünürdeki düşmanlık kalkıyor. Büyükelçiler yeniden gidecek falan. Anlaşmada, Türkiye’nin tek isteği kabul edildi. Bir miktar tazminat veriliyor. Gazze’ye konulan ambargo ise kaldırılamadı. Gazze’ye artık yardım gönderebileceğiz, diyorlar. Bir gemi de gitti. Ama zaten gönderebiliyorlardı. Oysa yardım gemisi, yine Gazze’ye gidemiyor. Geminiz örneğin Aşhod limanına yanaşıp, yükünü indiriyor. Söz konusu yardımın istediği kadarını ve istediği çeşitlerini, İsrail hükümeti canı istediği zaman Gazze’ye götürüyor. Neyse, sonunda İsrail’in şartlarına uygun şekilde, ‘barıştılar.’

 

– Peki, ya Rusya’ya gelirsek…

Rusya ile barışmak elbette daha önemli ve daha ciddi bir adım. Biliyorsunuz, bir Rus uçağı Suriye sınırı üzerinde angajman kurallarını 10-15 saniye ihlal etti, diye düşürülmüştü. Hem dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu hem de Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, bunu büyük bir sevinçle ilan etmişlerdi. Diyorlardı ki, “Yine ihlal etsinler, yine düşürürüz…” Rusya ile ciddi bir karşı karşıya gelme durumunda NATO’nun Türkiye’ye sahip çıkacağını düşünüyorlardı. Dahası böylece Suriye’deki tarafların Rusya-İran ile NATO haline gelmesini istiyorlardı. Ancak NATO, uyanıklık yaptı ve Suriye’deki kapışmayı III. Dünya Savaşı’nın fiilen başlamasına dönüştürmedi. Rusya ile başlayan uçak düşürme krizini, Türkiye’nin kendisinin çözmesini istedi. Rusya ise Türkiye’nin bu hasmane tutumuna öncelikle bir Türk uçağını düşürerek karşılık vermek istiyordu. Bunun ciddiyetinin fazlasıyla farkında olan Ankara, Suriye sınırında uçaklarıyla burnunu gösteremez hale geldi.

Dahası Rusya, ülkesinde iş yapan Türk şirketlerinin işlerini iptal etmeye başladı. Türkiye’den alınan malların çoğuna ambargo konuldu. Türkiye’nin sıcak para ihtiyacının önemli bir bölümünü karşılayan turizm gelirine darbe indirdi. Rusların Türkiye’nin güney sahillerine turist olarak gelmesi yasaklandı. AKP hükümeti, aslında en çok Rusya’nın doğalgaz satımından da vazgeçmesinden korkuyordu. Nitekim, “gerekirse tezek yakarız” falan dediler ama Allahtan Ruslar, doğalgaz satmaktan vazgeçmediler. Yoksa sadece ısınmada değil, pek çok fabrikada da kullanılan doğalgazın vanasını Rusya kapatsaydı, Türkiye ekonomisi bir de oradan büyük bir darbe alırdı. Rusya da bu gelirden vazgeçemeyince, bu alanda kriz yaşanmadı. Şimdi, 9 Ağustos’taki Putin-Erdoğan görüşmesinden ardından, bu sorunlar aşılma sürecine girdi; ancak bu birden bire olmayacak.

 

– Bu gelişmeler, AKP’nin Ortadoğu’da yeni Osmanlıcı, yayılmacı, mezhepçi dış politikadan vazgeçildiği anlamına mı geliyor?

Elbette sorunun özünde, Suriye’de Esad rejiminin yıkılıp, yerine Selefi mi dersiniz, yoksa Müslüman Kardeşler çizgisinde bir İslam devleti kurma projesi mi dersiniz, işte bu hayalin çökmesi var. Önce İran destekli Hizbullah, sonra da Rusya’nın fiilen yardıma gelmesiyle, Esad rejiminin çökmeyeceğini gören; dahası Esad giderse, yerine IŞİD kafasında bir rejim geleceğini fark eden Batı, Esad’ı devirmekten vaz geçmişti. Bu durumu uzun bir süre kabullenemeyen AKP, Suriye’ye dışardan gelen İslamcı gruplara yardım etmeye devam etti. Çünkü AKP iktidarının derdi, sadece Esad’ı devirmek değil, yaratılan iç savaş ortamında, herhangi bir tarafa angaje olmayıp, kendi topraklarına sahip çıkan Kürtlerin Rojava’da statü kazanmasını önlemektir.

 

– Bu yapılan anlaşmalar siyasetin düzelmesi için yeterli olacak mıdır? Ya da tersten Türkiye’ye bu anlaşmaların diyeti nasıl olacak?

Böylesi bir dönüşün sinyali, Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlıktan azledilmesiyle verilmişti. Nitekim yeni başbakan Binali Yıldırım’ın ilk önemli sözlerinden biri “düşmanları azaltıp, dostları artırmak” olmuştu. Yani Suriye’de “Esadlı çözüme” dönüş, Davutoğlu ile biraz sırıtırdı ama yeni başbakan ile yeni politika daha inandırıcı olabilirdi. Hani diyeti ne olacak, diyorsunuz ya; işte yıllarca etle tırnak gibi çalıştığınız bir başbakanınızı harcıyorsunuz. Bundan büyük bir diyet olabilir mi? Elbette asıl diyet, Türkiye’nin Rusya’ya -hatta giderek Şanghay 5’lisine- yanaşmasıdır. Nitekim bu konuda NATO içinde tartışmalar başladı. Türkiye’yi NATO’dan belki atmazlar ama Rusya’ya doğru atılan her yakınlaşma adımı, bir yere dikkatle not edilir. Dahası, Erdoğan’ın samimiyeti konusunda ikna olduğu sanılmayan Putin’in, Erdoğan ile görüşmeyi kabul etmesi, kendisine ambargo uygulayan, onu izole etmeye çalışan Batı’ya karşı bir tavır olarak görülüyor.

menbic zaferi

– Yeniden Suriye’ye dönersek, AKP’nin bir kırmızı çizgisi daha gitti. Minbic, özgürleştirildi. Bu duruma çok üzülen AKP, “ABD, bize söz vermişti. Orada YPG kalmasın” diyor. YPG, geri mi gidecek?

AKP iktidarı, “YPG, Fırat nehrinin batısına geçemez” diyordu. Geçerse, gereğini yaparız, diyorlardı. Peki Fırat’ın batısı denilen yerde kim var? IŞİD. Bir devlet, komşusu da olsa, diğer devletin iç işlerine karışamaz. Suriye’deki Kürtlerin nasıl yaşacağı, özerklik mi ilan edecekleri yoksa Esad rejimine kölece baş mı eğecekleri, kendi bilecekleri bir şey. Peki, tekrar soralım: YPG’ye ‘yasaklanan’ yerde kim var? IŞİD. Demek ki, IŞİD korunmak isteniyor. Ama olmadı. 71 gün süren savaş sonrasında Minbic, IŞİD’ten itina ile temizlendi. Şimdi sırada Bab var.

Türkçesi “Demokratik Birlik Partisi” olan PYD, en başından beri Ortadoğu’da örnek alınası bir politika izliyor. İlan edilen kantonların yönetiminde, orada bulunan tüm halkların temsiline olanak veriliyor. Minbic’i özgürleştiren Suriye Demokratik Güçleri de, Minbic’teki tüm halklardan (çoğunluk Araplar) savaşçılar içeriyor. Dahası şehrin yönetimi de yine aynı şekilde her kesimi içeren sivillere bırakıldı. Bab da aynı şekilde, kurulan bir ordu ile özgürleştirilecek. YPG’nin batıya doğru ilerleyişi, sadece Kürtleri değil, orada yaşayan tüm halkların yararına.

Aslında PYD, IŞİD ve türevi işgalcilerin yönetimi altında yaşamak istemeyen halkları kendilerinin kurtarmasından çok, onların kendilerini nasıl kurtarabileceğini öğretmeye çalışıyor. Suriye’deki Kürtlerin başkalarının topraklarında gözü yok. O nedenle, onlara “balık vermiyorlar; balık tutmayı öğretiyorlar” demek daha doğru.